Minimak Asansör Şirketi Duyurusu
Şirketimizin falanca tarihinde yapılan 27 adet 15 katlı bina asansörlerinde üretim hatası saptanmış olup söz konusu asansörlerden birine sahipseniz ve hala hayatta iseniz asansörünüzü ücretsiz ve bir özür borçlu olarak tamir ediyoruz.
Söz konusu arıza Z harfinden kaynaklanmakta idi. Mugayyir Kılıçbalığı'nın asansöründeki gerçek Z değildi. Saat yönünde 90 derece dönük yapıştırılmış bir N harfiydi. N harfi otomatik vitesli arabalardaki boş vitesi temsil ediyordu. Minimak asansör şirketinde çalışan birinin araba fabrikasında çalışan kuzeni tarafından yapılan bir eşşek şakası sonucu Z yerine N yapıştırılan 27 adet asansör, zemine inmek isteyenlerin bu isteklerini umduklarından daha süratli yapmakta idi.
Mugayyir Kılıçbalığı Z butonuna bastı. Boş vitese geçen asansör Mugayyir Kılıçbalığı'nı yerçekimi ile tanıştırdı. Yüce kişiliğini vurgulamak amacı ile en üst katta oturan Mugayyir Kılıçbalığı kabin ile birlikte düşmeye başladı. 14 13 12 11 10 9 derken kat aralarının eşit olmadığını gördü. Eğer bu münafık durumdan kurtulabilirse(tabikide kurtulacaktı)binanın mimarına dersini vermek üzere beynine not aldı. Kat arasından kabine süzülen ışık gittikçe artmakta olduğu için hızlandığını anlayan Mugayyir Kılıçbalığı saniyede 25 kare hızına ulaşınca DVD çözünürlüğüne geçiş yaptı. Artık kendisi ve çevresi bir filmdi. Ve filmlerde artistlere birşey olmazdı. Hele böylesine önemsiz bir asansör kazasında belki biraz saçı bozulurdu. Artık yere varmış olmayı tahmin ettiği anda düşmeye devam etmekte olduğunu fark etti. O sırada dış olaylardan habersiz kendi derdindeydi. Bilmiyorduki kendisi henüz 10 ile 9. katlar arasındayken dünyayı bir göktaşı sıyırmış ve daha hızlı dönmesine sebep olmuştu. Bu hızlı dönüş sebebi ile yerçekimi artmış ekvatorda 403 kutuplarda 367 bilmem ne birimi ölçülmüştü. Mugayyir bu yüzden gittikçe hızlanmaktaydı. Yere o kadar hızlı çarptı ki saçı bozuldu. Saçı bozulmakla kalmadı, yeri delmeye devam etmek sureti ile kabindeki yolculuğu devam ediyordu. İlk yer katmanını sorunsuz geçti. Mağmadan geçerken biraz sıcak oldu ve havalandırmayı çalıştırmak zorunda kaldı. Mağmayı geçti. Yer kabuğunun simetrik bölümünüde geçerek tam aksi yönden büyük okyanusta Yeni Zellandanın 2847.57 km doğusundan 40 derece 15 dakika güney 210 derece batı kordinatlarından yüzeyden fırladı. Mugayyir Kılıçbalığı yükselen her nesnenin aynı hızla yere ineceği ile ilgili bir fizik kuralını hatırladı. Bu yüzden saçlarını hiç düzeltmedi. Sürtünmeden kor haline gelip erimeye başlayan asansör kabininin içinde sıçaklık feci şekilde artmıştı. Neyseki Minimak Asansör Şirketi bu gibi durumları ihtimal dahilinde tutmuş ve kabine sıvı nitrojen soğutma sistemi takmıştı. Otomatik devreye giren sistem sayesinde Mugayyir Kılıçbalığı iniş hazırlıklarını daha salim kafayla yapmaya başladı. Fakat bir terslik vardı. Yükselmeğe devam ediyordu. Parabolün en üstüne bir türlü gelemiyordu. Çünkü ortada parabol falan yoktu. Dişinin arasındaki Wooperda dili takılıyordu. Birden lineer bir hızla yukarı çıktığını farketti. Yani ince dümdüz bir çubuk. Bir kürdan gibi. Bu lineer ivme grafiği ile dişini karıştırıp Wooper parçasını dişinin arasından çıkartıp yolluk yaptı. Yolculuk uzun süreceğe benziyordu...
-----------------------------------------------------------------------------------------------------------------------0----------------------------------------------------------------------------------------------------------
Bulanıklaşmış görüntünün sebebinin aşırı sıcaklık farkından kaynaklandığını anlamıştı Mugayyir Kılıçbalığı. Kabinin yarısı 85 diğer yarısı -35 derece idi. Atmosferin artık geride kaldığı aşikardı. Sarsıntı durmuş, etraf kararmıştı. Tam ileride önünde parıldayan bir nesne farketti. Dönerek üzerine gelmekteydi. Yada nesne sabit Mugayyir Kılıçbalığı ona doğru gitmekte idi. Nesne yaklaştıkça parıldayan kanatları güneş ışınlarını yansıtıyordu. Derken nesnenin üzerinde bir yazı belirdi. Bu tanıdık bir yazı idi. "İstikbal göklerdedir" yazısı Türk-sat 1C uydusunun üzerinde sonsuz boşluğa tele vole ve paparazzi programları haykırıyordu. Yeryüzündeyken başa çıkamadığı bu sorun çözmek için şimdi ayağına gelmişti. Tam yanından geçerken uzanıp uyduyu kabine çekti. Uydu yolculuk sırasında kendisine gereken birçok elektronik parçayı sağlayabilirdi. Boş oturmadı. Hemen uydunun güneş panellerini asansör kabinine takıp elektirik sistemini yeniledi. Asansörün aynasının 37 ekranlık bir kısmını televizyon haline getirdi. Aynanın kalanı ayna olarak gelecekte işine yarıyabilirdi. Geçmişe baktığında Dünya giderek ufalmaktaydı. Derken büyümekte olan bir başka nesne gördü. Bu dünyayı sıyırarak daha hızlı dönmesine sebep olan göktaşı idi. Anlaşılan Dünyaya doyamamış ve bu sefer tam onikiden vurmak üzere bir kez daha yörüngeye girmişti. Hızla dünyaya doğru giden göktaşı Mugayyir Kılıçbalığı'nın feci şekilde sinirlenmesine sebep oldu. Asansör kabinini ani bir manevra ile yönünü değiştirip göktaşına yöneltti. Bunu nasıl yaptığını kendide anlamasada bozuntuya vermedi. Amacı götaşına son sürat çarpıp onu yörüngeden çıkarmaktı. Mugayyir Kılıçbalığı kendini dünya için feda edecekti. Çarpmak üzere iyice yaklaştığı sırada göktaşının önünden bir ışık sızdığını farketti. Allah kahretsin bu bir pencere idi. Göktaşının aslında son derece şekilsiz el yapımı bir uzay gemisi idi ve ışık sızmakta olan pencereden birisi ona el sallıyordu. Bu şekilsiz gemiyi yapan eldi ve Mustafa Topaloğlu'na ayitti. Demek gerçekmiş dedi Mugayyir Kılıçbalığı kendi kendine. Mustafa Topaloğlu'na gemiyi durdurması için işaret yaptı. Mustafa Topaloğlu oralı olmadı. Ulan sen şimdi görürsün beni kaale almamak neymiş diyerek kabinin aynasını söktü. Güneşin parlak ışınlarını aynada yansıtıp Mustafa Topaloğlu'nun gözüne tuttu. Haykırarak kumandayı bırakan Mustafa Topaloğlu sendeledi. Mugayyir kabinini gemiye yanaştırıp atladı. Geminin gövdesine sıkıca tutundu. Geminin üzerinde gezinirken tanıdık birşeyler farketti. Bu aslında göktaşı görünümlü bir tofaş şahindi. Ve Bursa sanayi sitesinde yapıldığını belirten bir plaketi vardı. Kapı olmasını umduğu yere el attı. İşte kapı kolu buradaydı hala. Açtı ve yıldırım gibi içeri daldı. İkinci şok dalgasını atlatması biraz daha uzun sürdü. Yerde gözlerini ovuşturarak yatan Mustafa Topaloğlu'na kalkabilmesi için yardım eden Çelik'ten başkası değildi. Çelik birden Mugayyiri karşısında görünce "don gi don gi don" diye haykırarak Mustafa Topaloğlu'nu yere bıraktı. Çelik Mugayyirden çok korkardı. Mustafa Topaloğlu'na dönerek "Ben demedim mi bu herif kesin işimize karışıp bizi engeller diye" dehşetle Mugayyiri gösterdi. "Herif senin babandır eşşoğlueşşek, hem siz ne haltlar karıştırıyorsunuz böyle" diyerek Mugayyir hesap sordu. Mugayyir hesap soruncada vermek gerekirdi. Mustafa Topaloğlu tırsarak konuştu. Çünkü Mugayyiri daha fazla sinirlendirmemek gerektiğinin bilincindeydi,
-Sakin ol Mugayyir gel otur şöyle bi sakinleş, Çelik oğlum bi çay ver Mugayyir amcana. Aç mısın Mugayyir?
- Hayır istemem daha yeni Wooper yemiştim. Bütün bunlar ne demek oluyor. İzahat ver. Seni anladım da bu Çelik denen herif burda ne arıyor.
- Çelik benim oğlum.
- ???????
- Kızım da içeride uyuyor.
- Kızın mı?
- Yonca Evcimik
- ?????????????
- Sakin ol Mugayyir. Gördüğün gibi bizler uzaylıyız ve yıllardır dünyada en azından ben bunu anlatmaya çalıştım. Kimse beni iplemedi. Şimdi bunun gerçek olduğunu herkeze anlayacakları dilden anlatmak için dünyaya geri dönüyoruz.
- Ne zaman ayrıldınız ki?
- İlk popstar yarışmasından sonra. Ajdar da benim oğlum.
- Bak buna şaşırmadım.
- Ajdar kendini o şekilde ifade etmek istedi. Yani Dünyayı müziği ile yok etmek istedi. Biz de bunun yıllardır farklı kişiler tarafından denendiğini, abisi Çeliğin bile başarılı olamadığını anlatıp vazgeçirmeğe çalıştık. En sonunda Ajdarıda alarak dünyayı terk etmek istedik. Fakat Ajdar annesi ile Dünyada kalmak istedi. Bizde mutlak sonu görünce dünyayı terk ettik.
- Nedir mutlak son?
- Ajdar çok ünlü bir pop yıldızı olacak. Dünya çapında.
- Aman tanrım!
- Bu ne demek biliyormusun Mugayyir?
- Hayır kafam çok karıştı. Bu gerçek olamaz...
- Tersine tastamam gerçeğin kendisi.
- Don gi don gi don!
- Bu ne saçmalıyor yahu?
- Bizim gezegenin dilini konuşuyor. Biz herşey için don gi don gi don deriz.
- Ajdar'ın annesi kim?
Derken geminin bütün alarm zilleri çalmaya başlar. Ortalık fena karışır. İçeriden Yonca Evcimik telaşla çıkar "Baba bigudilerimi bulamıyorum, sen mi kaldırdın onları" diyerek Mugayyi'i fark eder. Alarm yüzünden gemi otomatik pilottan çıkmıştır ve rotasını kaybetmiştir. Artık dünyaya doğru kontrolsüz bir şekilde çekilmektelerdir...
-----------------------------------------------------------------------------------------------------------------------0----------------------------------------------------------------------------------------------------------
Bu sırada Dünyada işler biraz karışmıştı. Olduğundan daha hızlı dönen gezegendeki yerçekimi kuvveti herşeyi kendine çekmekte idi. Bütün şehirler yıkılmış, bütün uçaklar düşmüş hatta Himalayalar bile 400 m rakımlı tepelere dönüşmüştü. Okyanuslar sığ su birikintileri halinde göletlere benzemişti. İnsanlar kantarlarda tartılıyor, şişen bacak kaslarına her gece(ki bu 45 dakika sürüyordu)buz koyuyorlardı. Günler 105 dakikaya inmiş, mesai saatleri kısalmış ama kötü haber hafta sonları 3.5 saat ile sınırlıydı. Dünyada son derece hızlı bir hayat yaşanıyordu. Bu hıza ayak uydurabilmek için teknoloji neredeyse bir ayda(52,5 saat) gelişmişti. Zamanın ve mesai saatlerinin darlığı, ulaşımdaki zaman kayıplarını önlemek en büyük mesele idi. Bir başka büyük sorun bayanların kantarda tartılmak zorlarına gittiği için bankalardan çok diet merkezleri açılmıştı. Fakat yeni doğan bebeklerin bile 200 Kg geldiği bir dünyada bunu kafaya takmamak gerektiğini öğrenmişlerdi. Bunu fırsat bilen oburlar daha çok yedi ve kimse diet yapmadı. Bahane hazırdı. Yerçekimi fazla. Bütün diet merkezleri battı. Hepsi restorana dönüştürüldü.
Birşeyleri uçurmak mümkün olmadığı için hava taşımacılığıda battı. Uçmak insanoğlu için gerçekten hayal oldu. Bunu denemeye kalkan birkaç hayalperestin başına gelen feci ölümler, bunu denemeye kalkışacaklara ders oldu. Mesela Amerikalı bir mucit, feci şekilde ölmeden önceki denemesinde, yerden 10 cm havalanabilmek için sekiz katlı bir apartman boyunda motoru olan bir füzeyi 250 bin litre sıvı yakıtla ve 150 milyon beygir gücle çalıştırdığında, ihtiyacı olanın tüm değerlerin iki katı daha fazlası olduğunu anlamış, çalışmasını bu yönde geliştirmiş, son denemesini yaptığında yerden sadece 20 cm havalandığını görünce yüzüne ütü basarak feci şekilde ölmüştü.
İşler içinden çıkılacak gibi değildi. Erken yaşlanmaya hayır diyen bayanların sıkıştırması sonucu tüm devlet başkanları Dünyaya dur demek için toplandılar. Toplantı oldukça hareketli ve uzun sürdü. Yaklaşık 12 gün. Türk başbakanının "Hep birlikte dünyanın dönüş yönünün tersine koşarsak belki yavaşlatabiliriz" tezi toplantı salonundakileri kahkahaya boğdu. Bırakın koşmayı yürümek bile kabustu. İnsanlar 10 m yolu üç günde alıyordu. Bir başka görüş tüm nükleer füzeleri atmosferden belli bir yükseklikte(20cm) aynı noktada patlatarak dünyayı frenlemekti. Bu fikirdende daha sonra yeryüzünde çanlı yaşam formu kalmayacağı için vazgeçildi. Hararetli geçen tartışmalar sonucu toplantıdan ortak karar çıktı. Bu sorunu ancak bir kişi çözebilirdi. Mugayyir Kılıçbalığı. Peki sahi neredeydi O?
-----------------------------------------------------------------------------------------------------------------------0----------------------------------------------------------------------------------------------------------
Mustafa Topaloğlu alarmları etkisiz hale getirip kontrolü sağlamaya çalışırken, Mugayyir Kılıçbalığı çok hızla yaklaşmakta olan dünyayı incelemektedir. Dünya çok hızlı dönmektedir. Mugayyir, kıtalar altlarından hızla akıp geçerken bunun inişte sorun olacağını farkeder. Aklına bir fikir gelir. Dünyanın dönüş yönünün tersinden son hızla teğet geçerlerse dünya eski haline gelecektir. Fakat kontrollere kumanda etmek mümkün değildir. Mugayyir hemen geminin çalışma prensibini çözer. Gemi göktaşı görünümlü bir Şahin olduğundan LPG ile çalışmaktadır. Bu sebeple çekişi düşüktür. Mugayyir motorları kapar. Benzine geçiş yapılmasını emreder. En yüksek güçle motorları çalıştırır ve kumanda koluna asılır. Kontrolü eline geçirerek son süratle ekvatorun dış noktasına ilerler. Alev topuna dönen gemi dünyayı sıyırarak geçer. Dünya yavaşlar ve normale döner. Fakat gemi o kadar hızla dünyayı sıyırmıştır ki durdurulamaz bir şekilde güneş sisteminin dışına çıkmıştır. Gemide bir panik havası hakimdir. Benim geri dönmem lazım diye bağıran Mugayyir, Çeliğin korkup bir köşeye sinerek Dongi don gi don diye inlemesine sebep olur. Mustafa Topaloğlu'da dünyaya geri dönerek oğlu Ajdar'ı almak ister. Bir tek Yonca Evcimik geri dönmek istemez.
- Ben geri dönmiycem, gidip dedemi ziyaret edeceğim.
- Senin deden kim?
- Hasan Mutlucan.
- Ah bir bu eksikti. Beni dünyaya bırakın siz ne halt ederseniz edin.
- Tamam Mugayyir geri döneceğiz. Bende oğlumu almalıyım. Dünya bu kadarını haketmiyor. Yanlız bi sorun var.
- Neymiş o?
- Annesini nasıl ikna edeceğiz, çok inatçıdır.
- Annesi kim Allah aşkına?
- Dıııııııııııııt!
- Eyvahlar olsun O'nu ben bile ikna edemem. Gerçekten bu bir sorun. Sen O'nun kocası değil misin zayıf yanlarını bilirsin.
- Teknik olarak evet ama bilmediğin bazı şeyler var Mugayyir.
- Benim bilmediğim birşey olamaz!!!
- Olur. Bilir misin ki Ortadoğu krizi, güney asya ekonomik bunalımı, buzulların erimesi, küresel ısınma, Kennedy suikasti, Bermuda şeytan üçgeni Ajdar'ın annesi olacak bu şahısın sebep olduğu olaylardan sadece birkaçı.
- Şok oldum. Bunların çoğunu engelledim sanıyordum.
- Engelledinde zaten. Bu yüzden O sana düşman. Seni her fırsatta yok etmek istiyor. En son asansörüne sabotaj yaptığı için burdasın.
- Aklına gelen bir çözüm var mı?
- Var. Kızımın da dediği gibi dedesini ziyaret edip akıl almalıyız.
- Hasan Mutlucan'ı mı? Ben O'nu öldü sanıyordum.
- Son askeri darbeden sonra artık demokrasiye geçileceğini düşünerek, işsiz kalma riskini göze alamadığı için doğduğu gezegene taşındı.
- Nerede bu gezegen.
- Biraz uzak. Bu yüzden biraz dinlen. Çelik, oğlum Mugayyir amcana battaniye getir.
Az gittiler düz gittiler, birkaç bin ışık yılından sonra dere tepe düz gittiler ve Huni-1 gezegenine vardılar. Sakin görünüşlü bu gezegende sürekli bir zurna sesi vardı. Uzun vadede bu çok rahatsız ediciydi. Bir köye vardıklarında sesin kaynağını öğrendiler. Bu Hasan Mutlucandı ve ahaliye seslenmekteydi.
- Ey ahali, küvette pirinç ayıklanmaz. Çok şükür ki leğen vardır. Nescafe gold, nescafe klasik. 300watlık amfi oldu mıknatıs çekirdeği. Vakit geldiğinde size sorulacak: saat kaç? Doğru cevabı en iyi ben veririm diyorsan git ellerini yıkaaaaa!!! Hunim nerde benim?
Bu konuşmanın ardından kalabalıktan bir alkış nümayiş koptu. Çıldırmış güruhun arasından ilerlediler. "Onca yolu bu manyakları ve onların şefini ziyaret etmek için mi teptik" diye sordu Mugayyir. Öyle deme dedi Mustafa, "Onlar evrende bulabileceğin en zeki varlıklar".
- Ben bu deliden akıl falan almam.
- Aman sessiz söyle bi duyarlarsa gezegenden kovuluruz.
- Hadi len yerim ben bunları. Hey manyaklar sizden akıl falan almam ben diye haykırdı Mugayyir. Tüm kalabalık birden durup öfke ile Mugayyir'e baka kaldı. Mugayyirde tırstı ama çaktırmadı. Aniden kalabalık Mugayyiri linç etmeye kalktı. Ellerindeki hunilerle Mugayyire vuruyor, çok ağır hakaretler savurup tartaklıyorlardı. Derken Hasan Mutlucan "durun" dedi. Kalabalık hemen durdu. "Getirin O'nu buraya, hangi akıllıymış bakalım bizden akıl almaya tenezzül etmeyen" diye tükürür gibi konuştu. Kalabalıktan iri yarı olanlar Mugayyir'i karga tulumba Hasan Mutlucan'ın huzuruna attılar. Mugayyiri yara bere içinde karşısında gören Hasan Mutlucan "Sen" dedi.
- Evet benim dedi Mugayyir iniltiyle.
- Neredeyse senin yüzünden dünyayı terk ettim, şimdi burda da mı buldun beni.
- Benim yüzümden mi?
- Evet senin yüzünden. Senin yüzünden darbe olmaz oldu ve bana yapacak iş kalmadı. Bende buraya geri döndüm. Halbuki ne kadar mutluydum dünyada. Bu soyadını bile orada almıştım.
- Üzgünüm bilmiyordum.
- Sen neyi biliyosun ki çok bilmiş.
O sırada Yonca Evcimik kalabalığın arasından koşarak dedesine sarılır. Durum anlatılır, ortam yumuşar. Akşam yemekte durum tartışılır çözüm aranır. Mugayyir onlara şüpheyle yaklaşır. Çünkü hepside yemekteki içecekleri huniden içtiklerini sanıyorlardı fakat doğal olarak huni boştu. Mugayyir uyarmak istediysede ikinci bir linç girişiminden çekindi. Yemekten sonra Hasan Mutlucan arkasına yaslandı. Hunisine sıkıştırdığı sigarasını yaktı. Biraz düşündü. Dört ters takla attı. Şaşkınlık içindeki Mugayyir hariç diğerleride O'nu taklit etti. Hasan Mutlucan kararını açıkladı.
-----------------------------------------------------------------------------------------------------------------------0----------------------------------------------------------------------------------------------------------
Hasan Mutlucan karnı tok, taklasını atmış, rahatlamış bir şekilde ayağa kalkar;
- Gel Mugayyir. Sana resiflerimizi göstereyim.
Şaşkınlığına şaşkınlık katılan Mugayyir artık bu halini gizleyemez ve sorar.
- Ne resifi, resiflerin konuyla ne ilgisi var?
- Çok soruyorsun, biraz dinlemeyi öğrenmelisin. Bu gezegende en iyi şey karşındakini dinlemektir. Bizim medeniyetimiz bu sayede gelişti.
Mugayyir'in aklına huni ile yapılan o sonu gelmez saçmalıklar gelir...
- Ben bir gelişmişlik göremedim.
Bunun üzerine Hasan Mutlucan içinden bir La havle çeker...
- Gidip resifleri dinleyeceğiz. Doğru yolu bize onlar söyleyecek.
Afallayan Mugayyir merak duygusu şaşkınlığını yenene kadar bekledi ve Hasan Mutlucan'ı sessizce takip etti. Yarım saat kadar yürüdükten sonra kızıl renkli muhteşem bir koya geldiler. Kum kızıl, hava kızıl, deniz, bitkiler herşey kızıl tonlarındaydı. Mugayyir'in ağzı uçuklayarak:
- Vay canına...
- Düşün bu yanlızca gördüğün. Bir de neler söylediğini duysan.
- Nasıl duyacağım?
- Dinle.
- Ya bırak bu sensei ayaklarını. Allahın okyanusu bana ne anlatacak?
Tam o sırada resiften "Kes lan! Artistlik yapma" diye bir haykırma duyulur. Mugayyirin ödü bokuna karışır. Hasan Mutlucan'ın arkasına sığınarak;
- Bu resif konuşuyor.
- Ne yalan mı söyliycez bu yaştan sonra!
- Ben, ben ne diyeceğimi bilemiyorum.
- Sadece dinleyeceğiz.
- Dinleyelim bakalım.
Tam dört saat boyunca dinlediler. Resif onlara kek tarifleri, hoovercraftın çalışma prensibini, İlhan İrem'e ne olduğunu, belden kırma dozerle, dozdoz böceğinin kıyaslamasını, huninin ne kadar işlevsel olduğunu tarihsel gelişimine kadar anlattı. Anlattıkları bitipde koca dalgalar eşliğinde sahili dövmeye başlayınca Hasan Mutlucan Mugayyir'e dönerek;
- İşte bu yüzden dinlemelisin.
- Ne? Anlattıklarından hiçbiri işimize yaramazki.
- Biz tüm bu medeniyetimizi bu resife borçluyuz. Onun anlattıklarını iyice dinleyip, analiz etmeli, süzmeli ve içinde sindirmelisin.
- Allah aşkına hangi birini süzücem, sindiricem söyler misin? Dozdoz böceğini mi, franboğazlı keki mi, İlhan İrem'in nerede olduğunu mu?
- Aynen öyle Mugayyir. Sana söylendiği gibi. Dünyaya dönecek resifin sana anlattığı yerde İlhan İrem'i bulacaksın. Sana O yardım edebilir. Ajdar'ın annesinin zayıf yanını O biliyor.
- İlhan İrem de mi sizin gezegenden?
- Hayır O sadece duyarlı bir dünya insanı.
- Sen neden benimle gelmiyorsun?
- İsterdim fakat gelemem. Haftaya büyük huni açılışı var. Bunu kaçıramam.
Mugayyir bu huni saçmalığını soracak gibi olduysa da sormamayı daha uygun gördü. Kafası karışmış bir halde resiften ayrıldılar. Köye doğru yürürken Mugayyir'in kulağı dünyadan aşina olduğu bir sese takıldı. Bu çekirge gibi ritmik, sanki iki sert taş boşlukta birbirine vuruyormuş gibi bir sesti. Kaynağını sordu. Hasan Mutlucan bunun iki tane eliptik, pürüzsüz taş olduğunu, aynı anda havaya atılarak birbirlerine çarpmaları sonucu bu sesi çıkardığını, çünkü tanrıların bu sesi sevdiğini, köye bolluk ve bereket getirdiği gibi zırvalıklar anlattı. Birde bu taşlar dünyada(özellikle Eminönü'nde) çok tuttuğundan başlıca gelir kaynaklarıydı. Köye döndüklerinde Hasan Mutlucan Mugayyir'in dönüş yolculuğu hazırlıkları için birkaç kişiye emirler yağdırdı. Çok yorgun ve şapşala dönmüş olan Mugayyir hemen uyudu. Ertesigün dünyaya dönecek, en büyük düşmanıyla son kez karşılaşacaktı. Artık düşmanının kim olduğunu hangi kılıklara girdiğini biliyordu. Birçok ülkede farklı kişiliklerle tanınıyordu. Kitleleri avcunun içinde tutuyor, yakında tüm istediklerini de bu kitlelere yaptıracak güce daha çok yaklaşıyordu. O kadar göz önünde olup gizli kalmayı başarmış olmasına çok şaşırıyordu. Korkunç emellerini gerçekleştirmeyi başarırsa-ki hemen müdahale edilmezse başaracaktı- dünya için berbat bir dönem başlayacaktı.
-----------------------------------------------------------------------------------------------------------------------0----------------------------------------------------------------------------------------------------------
Tüm hazırlıklar tamamlanmış Mugayyir'i bekliyordu. Köy meydanında göktaşı görünümlü şahin manda boku gibi durmaktaydı. Gerçekten tanımlanabilir hiçbir formu yoktu. Asıl garip olan manda benzeri büyükbaştan hallice birtakım hayvanların kıçından çıkan hortumlar, geminin yakıt deposuna bağlıydı. Hayvanlar sürekli önlerine gelen otları yiyor sonrada ılık süt içirilmek sureti ile gaz çıkarmaları sağlanıyordu. Bunlar öküzbaşlı hunilerdi ve evrendeki en verimli yakıt bu hayvanların osuruğuydu. Mugayyir uykusundan uyanıp huni reçelli çörekle kahvaltısını etti. Gemi törenlerle çalıştırıldı. Ağır ağır havalandı. Tozu dumana kattı ve gözden kayboldu. Mugayyir ve klavuzu Mustafa Topaloğlu sonsuz boşlukta sessizce ilerlediler. Sessizliği Mustafa Topaloğlu bozdu.
- Varyok gezegeninde kısa bir mola vermeliyiz.
- Orasıda neresi?
Varyok gezegeni evrendeki sosyolojik yapısı en karmaşık ve sıkıcı gezegenlerden biriydi. Evrendeki tüm felsefelerin bu gezegende doğduğuna dair bir inanış vardı. Gezegen nüfusunu oluşturan halk iyimserler ve kötümserler olarak ikiye ayrılmıştı. Tabi bu septiklerle pragmatistlerin uzun yıllar önce sona eren büyük savaşta yok olmalarından sonra idi. Yüzyıllar süren bu büyük savaşın nasıl çıktığını bilen yoktu. Genel kanı bu kadar farklı felsefi akımların gün gelipte bir arada yaşamasının imkansızlığının sebep olduğu, bir başka yaklaşım ise birgün bir septik ile bir Kantçının bir bar sohbeti sırasında girdiği tartışmanın kavgaya dönüşmesi, daha sonra kavgaya sürrealistler ile romantiklerin katılması ile büyüyüp sokağa taşması ve kimsenin hesap ödemeden tüymesinin realist barmenin çıldırmasına sebep olduğu, hala daha da galaktik tarihçiler arasındada ayrı bir kavga konusudur. Büyük savaş sonunda gezegende sadece iyimserler ve kötümserlerin kalmasınıda galaktik tarihçiler şöyle açıklamaktadır. İyimserler bardağın yarısının dolu olduğunu söylerlerdi. Kötümserler ise bardağın boş olduğunu, hatta "ne bardağı ulan" diyerek kötümserliğin boyutlarını bir adım daha öne taşımışlardı. Savaş sırasında iyimserler "nasıl olsa kazanırız" diyerek, kötümserler ise "nasıl olsa kaybederiz" diyerek savaşa girmeyip tüm gezegen birbirini yerken onlar bu sayede hayatta kalmayı başarmışlardı. Koca gezegende başbaşa kaldıklarında ise iki tarafın hükümetleri aynı sebepleri öne sürerek sonsuza kadar barış antlaşması imzalamışlardı.
- Buraya neden geldik söyler misin?
- Bu gezegenin özündeki karmaşık felsefi dengeyi içimize hazmetmeğe geldik.
- Ne?
- Nihayi düşmanınla karşılaşmanda bu sana büyük avantaj sağlayacak Mugayyir.
- Sende mi felsefi safsatalarla kafamı şişireceksin.
- Sen resifle konuşmadın mı?
- Ben bişey söyleyemedim ki. Hep o anlattı ben dinledim. Monolog oldu anlayacağın.
O sırada yanlarından geçmekte olan bir iyimser konuşmalarına kulak misafiri olur;
- İyi günler size, ne güzel bir gün öyle değil mi? Kusura bakmayın sohbetinize kulak misafiri oldum, dostum bazen monologda iyi bir şeydir. Karşındakini dinlemek bazen senin sorununu çözebilir. Hoşçakalın, iyi günler.
Tatlı bir melodi tutturarak yanlarından uzaklaşır. Mugayyir adamın üzerine yürümek istesede Mustafa Topaloğlu engel olur.
- Sakin ol Mugayyir, işte bu yüzden burdayız. Bu gezegendeki anlayışı öğrenmen gerektiği için burdayız.
- Açıkçası kötümser tarafta olmayı yeğlerim.
- Merak etme orayada gideceğiz. Her iki görüşüde yakından tanıyacağız.
İyimserler ülkesi haliyle oldukça sıkıcıydı. Herkez hoşgörülü, nasihatkar, mutlu, kedersiz, kaygısız ve sıkıcıydı. Bir bara girdiler. Barmen büyük bir mutlulukla siparişlerini getirdikten sonra aynı siparişten mutlulukla birer tane daha getirdi. Bunlar içkilerini o barda içtiklerinden dolayı müessesenin teşekkür hediyesiydi. Mugayyir daha fazla iyimserliğe dayanamadı. Yoğun ısrarları soluğu kötümserler ülkesinde almalarına sebep oldu. Tanrım anlatılacak gibi değil. "Neden yaşıyoruz ki" inlemelerinin yoğun bir gürültü oluşturduğu sokaklarda iki dakika yürümek insanı hayattan soğutmaya yeterdi. Hemen bir bara - bara benzer bir yer- girdiler. Barmen siparişlerini büyük bir isteksizlikle kafalarına atarcasına önlerine koydu. Verdikleri parayıda kabul etmedi.
- Faydalı birşeye harcamadıktan sonra ne yapim parayı?
- Lütfen al şu parayı. Bu gezegende ekonomi nasıl işliyor anlamadım?
- Siz iyimser misiniz.
- "Asla" diye atıldı Mugayyir.
- İyi o zaman, çok istiyorsan ver parayı. Kefen parası yaparım.
- "Neden bu kadar kötümsersiniz" diye sorma gafletinde bulundu Mugayyir.
- Off Tanrım, vaktimi boşa harcıyorsunuz.
- Tamam bende kötümserim, hatta geldiğim gezegende de genel bir kötümserlik hakimdir fakat sizinkisi aşmış bir kötümserlik, bu kadarını kaldıramayacağım. Ben gidiyorum.
- "Ah çok üzüldüm, ne olur kal" diyerek pis pis sırıtır barmen. Mustafa Topaloğlu Mugayyir'i durdurmaya çalışarak "Dur daha görmen gereken şeyler var, gidemezsin" desede Mugayyir kararlıdır. Göktaşı görünümlü şahin'e atlar ve motorları çalıştırır. Mustafa Topaloğlu tasvip etmez bir şekilde peşinden gemiye girer. Kapı kapanır. Gemi ağır ağır havalanır. Tozu dumana katar ve gözden kaybolur. Derin karanlıkta ilerlerken sessizliği yine Mustafa Topaloğlu bozar.
- Neden hemen terkettin gezegeni. Daha bir sürü göreceğin şey vardı.
- Mustafacığım bu trustik bir gezi mi?
- Hayır ama içine sindirmen gereken felsefeler vardı.
- Tanrı aşkına. Bu gezegene gelmek bir hataydı. Gördüklerimi anlatsan ve yolumuza devam etsek olmuyor muydu? Gözümle görünce başım göye mi erdi? Bu aptal felsefeleri anlamak için illa görmek mi lazım ben salak mıyım anlatılınca anlamıyayim?
- Sende gezgin ruhu yok, macera duygusundan da yoksunsun.
- Ah eski sevgilim gibi konuştun!
Gemi uzayın derinliklerinde tartışmalar eşliğinde rotasında kaybolur gider......
-----------------------------------------------------------------------------------------------------------------------0----------------------------------------------------------------------------------------------------------
Yoğun trafikte yandaki sarışının kullandığı arabayla neden aynı süratte gidemiyorum prensipli olasılık hesabına dayanarak, gezegenlerde karmaşık bir yapı içinde yörüngelerinde dönerler. Hiçbir hata payı olmayan bu hareketlilik, uzayın sürekli olarak bir gece klübünün dinamiklerini göstermesine sebep olur. Bu yüzden uzay damsız girilecek bir yer değildir. Girişide oldukça pahalıdır. En azından bir uzay geminiz olmalıdır. Dünyada ise böyle birşey gerekmez. Çoğunlukla heryer beleştir. Jamaikalı bilim adamlarının geliştirdiği bir teoriye göre aslında uzay da beleştir. Çünkü dünya uzayda yol alır ve geçtiği heryerden beleş geçer. Her ne kadar Jamaikalı bilim adamları aşırı ottan nöron kaybı yaşarken bu teoriyi geliştirdilerse de, haklılık payı vardır. Mugayyir dünyaya dönerken, dünyanın uzayda yer değiştirdiği gerçeğini unutmuştu. Zaten Jameikalı bilim adamlarını da hiç sevmezdi.
Herzamanki gibi esneyerek ve gerinerek yataktan kalktı heybetli adam. Yüzünde yılların, acının ve zaferlerin izlerini taşıyordu. Yirmi metrekarelik yatağından doğrularak ihtişamla ayaklandı. O'nun tıkırtısını duyan hizmetkarları hemen destur alıp odaya daldılar. Terliklerini biri, kaftanınıda öbürü giydirdi. Hizmetkarlar basit ve kişiliksiz tiplerdi. Bunlar kullan-at hizmetkarlardı. En şanslısı(yada marifetlisi) bir hafta yaşardı. Genellikle terlik giydirme gibi basit işlerden sonra kafaları uçurulurdu. Bugünde farklı değildi. Kaftanını ters giymiş haşmetli adam bugün biraz sinirliydi ve hizmetkarın bu hatayı korkudan yaptığı pek umursamadı. Sinirden çılgına döndü ve o koca cüsseden hiç beklenmedik si bemol bir sesle kükredi. "Tez vurun bunun kellesini" Cellatlar yalvaran, merhamet dileyen hizmetkarı tiz sesli haşmetli adamın huzurundan hızlıca götürdüler. Gün onlar için hızlı başlamıştı. Genelde böyle günlerde ortalama yüz kişinin kellesi giderdi. Adam kaftanını düz giyip sinirlerini yatıştırmak için terasa çıktı. Teras herzaman işe yarar bir yerdi. Oh Allahım ne dingin bir sabah. İstanbul en güzel buradan mı görünüyor acaba diyerek Topkapı sarayının yerini sorguladı. Acaba karşı sahile (Salacak) bir saray daha mı yaptırsa idi. Sanki güneşin batışı oradan daha bi lekesel etki bırakıyor gibiydi. Sonra göz nezlesi olduğunu hatırlayıp bu düşünceden vazgeçti. Burası iyiydi. Hem fethetmek için önceki kuşaklar o kadar uğraştıktan sonra, dosta düşmana inat burada oturacaktı. O Kanuni Sultan Süleymandı ve nerede istiyorsa orada otururdu.
Kahvaltısını terasta etmek istedi. Bugün zor kararlar verecekti. Macar beylikleri arıza çıkarmıştı ve gidip onları düzeltmesi, gitmişken de Viyanaya kadar oraların kabasını almayı planlıyordu. Osmanlı mantığına göre sorunlar ortadan kaldırılarak çözülürdü. Bakınız Memlükler. Zamanında Memlükler sınır konusunda sorun etmiş, Yavuz Sultan Selim de gidip sorunu halletmiştir. Sorunun halledilmesi sonucu, memlüklüler ortadan kalkmış, gitmişken de Mısır alınarak halifelik Osmanlılara geçmiştir. Mısır alındıktan sonra Yavuz Sultan Selim kendini firavun ilan edip manik depresif tavırlar sergilemesi üzerine tahttan ve ferrari sandığı atından indirilmiştir. Aşırı alkollü ata binen ikinci Murad'ın feci ölümü hala hafızalardayken bunun gerekliliği tartışılmamıştır. Tarihçiler bu haşmetli adamların izah edilemez ölümlerini hep burun kanaması, zehirlenme, boğdurulma gibi dahada açıklanamaz durumlarla geçiştirmişlerdir.
Kanuni Sultan Süleyman kahvaltıdan sonra vezirlerini çağırdı. "Tez savaş planı hazırlansın" buyurdu. Vezirler kendi aralarında tartışmaya başladı. Gemileri Viyanaya kadar karadan yürütme fikri pek tutmadı. Hatta bu fikri savunan vezir Padişahın emriyle hemen boğduruldu. Karada kendi kendine giden gemi fikride korkudan söylenmedi ve tankın icadı yaklaşık 500 yıl kadar ertelendi. Vezirlerden biri heyecanla ayağa fırladı ve "Uçalım" diye haykırdı. Kollarını kavuşturmuş köşede duvara yaslanarak duran ve vezirlerinden yaratıcı bir fikir beklemekten bezmiş Padişahın küçük bir kafa hareketi ile derhal harekete geçen iki cellat, veziri tuttukları gibi surlardan aşağıya attılar. Ortam gerilmişti. Masada sadece üç vezir kalmıştı. Sitres içinde fikir bulmaya çalışıyorlardı. Üçüncü vezir kendinden emin bir ifade ile ayağa kalkar ve söz ister. İki cellat hareketlenir. Padişah bıkkın bir ifade ile cellatlara durmalarını işaret ederek vezire izin verir.
- Devletlüm. Devasa bir top yapacağız. Dünyanın gördüğü en büyük top olacak. O kadar büyük olacak ki menzili içine Viyana girecek. Böylece oralara gitmeden Viyanayı alacağız.
- Burdan
- Evet Padişahım. Oturduğumuz yerden.(Vezir muhteşem fikri ile gururlandı)
- Görmediğin yere nasıl nişan alacaksın? Viyana ne tarafta?
- Ben hesapladım Sultanım. Şimdi Viyana elçilerimiz yola çıktıklarında şu tarafa gitmiyorlar mı?
- Bana mı soruyorsun. Ben elçileri yollayınca acaba ne tarafa gidiyorlar diye arkalarından mı bakıyorum. İstersen bide tez gidip gelsinler diye su dökeyim arkalarından. Vezir suyun ısınıyor ona göre.
- Özür dilerim Padişahım affedin. Ben yönü biliyorum demek istemiştim. "Şu tarafa ateş edeceğiz" diyerek Taksim yönünü gösterir.
- Ve tam isabet tutmasını ümit edeceğiz. Vurup vurmadığımızı nasıl anlayacağız?
- Gidip bakacağız Sultanım.
- Gidip bakacağız?
-Evet.
-Hımmmm!
Cellatlar kendilerine iş çıkacağını anlamışlar gibi hareketlendiler. Ama Padişah;
- Durun. Benim bir fikrim var. Muhteşem fikrin sahibi veziri göstererek, seni bir topa koyup söylediğin yöne attıracağım. Havadayken Viyanayı görürsen haber ver, dediğin topu yapalım. Göremezsen sakın geri gelme.
- Aman Padişahım yapmayın, etmeyin.
Padişahın sabrı taşmıştı. Ordunun elindeki en güçlü topu hazırlattı. Eminönü meydanından vezirin fırlatılışı ibret olsun diye bayağı şaşalı bir törenle yapıldı. Vezir topa konuldu, Padişahın baş hareketi ile(sesi ince olduğu için pek konuşmamaya özen gösterirdi)emir verdi. Fitil ateşlendi. Müthiş bir patlama ve gürültü ile vezir yukarı fırladı. O kadar yukarı çıktı ki gözden kayboldu. Bu kadarını Padişah bile beklemiyordu. Herkez büyük gösterinin bittiği için üzüldüğü sırada, gökten bir gümbürtü koptu. Vezirin gözden kaybolduğu yerden bir alev topu hızla üzerlerine gelmekteydi. Dehşetele ve merakla inanılmaz olayı izlediler. Alev topu bir süre yere paralel gitti, Galata kulesinin etrafından yarım dönüşle Eminönü meydanına çakıldı. Alev, toz, duman derken enkazın arasından anlamsız bir form çıktı. Göktaşı görünümlü Şahinin ön camına sinek gibi yapışmış vezir aşağıya kayarak Viyanayı görememenin verdiği acı gerceği kavrayarak merhamet diledi. Hemen bir baş hareketi ile zehirlenerek idam edildi. İlgi, bu için için yanmakta olan anlamsız formda idi. Bir an Padişah "Acep bu Viyanalılar bizim düşündüğümüzü mü yaptılarda, oradan burayı topa mı tutarlar" diyerek endişesini dile getirdi. Meraklı ve korkmuş bakışlarla, anlamsız form dumanlar çıkararak tısladı. Herkez bir geri çekildi. Bir kapı(yada kapıya benzer şey) ışıklar saçarak açıldı. Kanuni Sultan Süleyman gözleri yuvalarından fırlamış bir şekilde olayı izliyordu. Herkes gardını almış, kapıdan çıkacak olana hedeflenmişti. Dumanlar ve ışıklar arasından Mugayyir şaşkınlıkla etrafına bakınarak çıktı. Kanuni Sultan Süleyman ile göz göze geldiler. Mugayyir hemen onu tanıdı ve hesap hatası sonucu Kanuni Sultan Süleyman zamanına gittiğini, uzay zaman eğrisinin azizliğine uğradığını anladı. İki adam birbirini iyice bir süzdü. Mugayyir akıllılık edip hemen yere kapaklandı ve saygılarını sundu. Kanuni Sultan Süleyman dahil herkez kalakalmıştı...
- Adınız?
- Hasbinallah minivellezi.
- Kusura bakmayın padişahım ama formaliteler malum.
- Kanuni Sultan Süleyman
- Soyadınız?
- La havle vela kuvvete...
- Sultanım kayıtlarda karışıklık olmaması adına. İsterseniz Süleyman ismini soyadı hanesine yazim.
- Tövbe tövbe. Oynama ismimle be adam. Hayır efendim olduğu gibi kalacak. Uzatma boğdururum.
- Tamam padişahım emredersiniz. Yaşınız?
- 47
- Doğum tarihiniz.
- Hicri mi, Rumi mi?
- Rumi olursa daha anlaşılır olur.
- Nöbetçiler!
- Özür dilerim padişahım. Şaka yaptım. Hiç olur mu. Tabiki hicri yıla göre sordum.
- 968
- Cinsiyetiniz? Özür dilerim, erkek. Baba adı?
- Yavuz Sultan Selim.
- Annenizin kızlık soyadı?
- Höst!
- Tamam bu o kadar önemli değil, geçebiliriz.
- Bi zahmet.
- Sağlıkla ilgili sorulara geçelim. Sigara içiyor musunuz?
- Zaferlerden sonra nargile sadece.
- Güzel, Ayda bi paket yazıyorum.
- Nasıl ayda bir?
- Ayda bir zafer kazanmıyor musunuz?
- Hmmm, doğru.
- Günleriniz stresli mi geçiyor.
- Bazen. Özellikle sarayda boş boş otururken stres yaşıyorum fakat bir iki kişiyi boğdurup rahatlıyorum.
- Spor yapıyor musunuz?
- Ata binerim. Bi binerim Eflak, Boğdan da inerim.
- Maşallah!
Meydandaki şok edici karşılaşma sonucu Kanuni askerlere emir vermiş, Mugayyir yakalanıp esir edilmiş, bizzat padişah tarafından sorgulanmak üzere saraya alınmıştı. Mugayyir'e çok sert davranmamakta idiler çünkü gökten inmesi hayra alamet değildi. Hükümdar bir sigortacı ile görüşmekte idi ve görüşmesi bittikten sonra Mugayyir'i huzuruna kabul edecekti. Mugayyir bekleme salonunda geçirdiği dört saat boyunca etrafı ve padişahı incelemişti. Kanuni Sultan Süleyman, Mugayyirin gözlemlediği kadarı ile pek sohbet etmeyi sevmiyordu. Kanuni'nin sohbetten anladığı sağa sola tanrısal emirler yağdırıp, birilerini boğdurmaktı. İçine kapanık, sürekli kafası başka yerdeymiş gibi davranan bir adamdı. Sigortacı ile bu kadar ilgilenmesi ve sigortacınında hala yaşıyor olmasına şaşırmıştı. Bu koca sarayda yanlız bir adamdı o. Düşünün, hayatı zaferlerle dolu olan, şanlı, şöhretli, herşeyi olan bir adam, neden bir sigortacının can sıkıcı sorularıyla muhattap oluyordu? Bunu belki hiç öğrenemeyecekti. Burdan bir an evvel kaçıp, kendi zamanına dönmeli ve işine bakmalıydı. Göktaşı görünümlü şahin gemisini ahıra kaldırmışlar, neyin nesi olduğunu anlamaya çalışan bir ekibe emanet etmişlerdi. Yakıtı bitmişti. Öküzbaşlı huni dünyada olmadığından büyükbaş hayvanlarla idare edecekti. Saraydan kaçıp, gemiyi çalıp, bir düzinede inek buldumuydu tamamdı. Fakat Mugayyir'in başka bir planı vardı. Daha risksiz. Uygulamak için sigortacının işini bitirmesini ve Padişahın huzuruna çıkmayı bekliyodu. Fakat sigortacı uzattıkça uzatıyordu.
- Padişahım yatırımlarınızı nasıl değerlendiriyorsunuz?
- Hazine dairesinde duruyor, bişiy yapmıyorum.
- Peki padişahım. Size bir öneri, bize Constantinapolis Life'a her ay bin altın verin, yirmi yıl sonra, altınlarınızı ikiye katlayıp geri ödeyelim.
- Hmmm. Sen ne dersin vezir?
- İkiye katlayınca altınlar kırılmasın padişahım. Katlamadan versinler.
- Ah benim vizyonsuz vezirim. Nöbetçiler!
- Devletlüm, size rahat bir emeklilik sunuyoruz. Bence kabul edin, çok düşünmeyin. Ayrıca bize ödediğiniz altınlar vergiden düşülüyor.
- Yaaa! Hangi vergiden, benim topladığım vergilerden mi?
- Şey evet padişahım.
- Anlıyorum. NÖBETÇİLER!!!!
Sigortacının suyu çoktan kaynamıştı. Sadrazam sinirden deliye dönmüş padişahı kelle koltukta sakinleştirmeye çalışıyordu.
- Sadrazam, duydun mu, gördün mü herifin yaptığını. Benim paramı benden çalıyor. Küstah, hırsız. arsız, düzenbaz herifler. Aşşağlık adamlar. Ben ki üç kıtanın hakimi, Akdenizin efendisi, yedi cihanı feth etmiş Kanuni Sultan Süleymanım. Ayda bilmem ne kadar verecekmişim de, yirmi sene sonraymışta, katlayıp verecekmiş. Üçkağıtçılar. Tez vurun bunların topunun kellelerini, memlekettede her türlü bu tarz faaliyeti yasaklıyorum. Oh be! Şu gökten inen adam nerde. Çağırın onu gelsin, bakalım kimin nesiymiş.
Nöbetçiler Mugayyir'e ihtiyatla yaklaşır ve padişahın kendisini beklediğini haber verip sultanın huzuruna kadar eşlik ederler. Mugayyir sinirleri yeni yeni yatışan hükümdarın karşısında saygı ile eğilir.
- Saygılarımı sunarım padişahım.
- Kalk, gökten inmişsin karşımda eğilme, kimsin sen?
- Mugayyir Kılıçbalığı kulunuzum.
- Türk müsün devşirme mi?
- Türküm.
- Gökte ne arıyordun.
- Düşmanı gözlemek için en ideal yerin yukarısı olacağını düşünerek gördüğünüz uçan makinayı yaptım.
- Ah benim estetik kaygı gütmeyen Mugayyir kulum. O ne çirkin bir makinadır, manda boku gibi. Madem uçacaktın neden kuş kanadından esinlenmedin. Seni İtalyaya yollayayim de biraz tasarım dersi al. Bak oralarda rönesans başladı, bi acaip oldu hepsi.
- Padişahım, benim tekrar uçabilmek için bir düzine ineğe ihtiyacım var.
- Pek aynı dilden konuşmuyoruz galiba...
- Düşünün padişahım. İneklerin osuruğu ile çalışan uçan bir makina. Viyana, Almanya, gelsin Paris ve Fransa ve tüm Avrupa. Tüm dünya önünüzde titreyecek. Gökten inen Osmanlılar. Nereden ve ne zaman geleceği belli olmayan bir düşman karşısında tüm sinirleri bozulacak. Pek çok ülkeyi savaşmadan alacaksınız. Beni sarayın baş mühendisi yapın, size ihtiyacınız kadar makina yapim.
- Kabul Mugayyir, hemen başla. Sadrazam seni sarayın baş mimarı ile tanıştırsın. İhtiyaçlarını ona bildir, o gerekenleri sana sağlar. Ha ha ha oldu bu iş, dünya benim olacak....
Sultan mutluluktan şarkılar söyleyerek uzaklaşır. Çünkü onun tek istediği biraz vizyon sahibi birileri ile çalışabilmektir. Sadrazam Mugayyir'i mimarla tanıştırmaya götürürken bu işin fazla kolay olduğunu düşünen Mugayyir yeni sürprizlere kendini hazırlamaktadır.
Sarayın boş koridorlarında ayak sesleri yankılanmaktaydı. Mugayyir ücra bir köşeye götürüldüğünü hissetti. Sağında ve solunda iki yeniçeri tarafından getirildiği bir kapının önünde durdular. Soldaki yeniçeri "geldik" dedi. Kapıya iki kez vurdu. Kısa bir sessizlikten sonra kapı gıcırdayarak kendinden emin bir şekilde açıldı. Daire şeklinde odanın tavanı da kubbe şeklinde idi. Bütün duvarlar birbirine bitişik çerçevelenmiş resimlerle doluydu. Sarayın çeşitli açılardan resimleriydi bunlar. Sanki güvenlik kamerası gibi fakat hareketsiz. Odanın tam merkezinde de dönemine göre modern sayılacak bir koltukta oturmakta olan ak sakallı bir adam vardı. Adamın ve koltuğun arkası dönüktü fakat adamın kabarık sakalları arkadan bile belli oluyordu. Mugayyir ihtiyatla içeri girdi. O girer girmez yeniçeriler kapıyı kapattı. Kapının kapanırken çıkardığı ses koltuktaki adamı ve Mugayyir'i yerinden hoplattı. Adam koltukla beraber Mugayyir'e doğru döndü. Mugayyir adamı tarih derslerinden tanıyor gibiydi. Adam donuk bir ifade ile;
- Hoşgeldin Mugayyir.
- Hoşbulduk. Sen kimsin?
- Ben mimarım. Mimar Sinan. Tüm bunlar benim eserim. Hepsini ben yaptım. Camiler, medreseler, su kemerleri, köprüler, çeşmeler. İçinde yaşadığın dünyayı ben yarattım.
- Tebrik ederim. CV'nize yazarsınız.
Mugayyir içinden adamla dalga geçmekteydi ama takışmamak gerektiğini de biliyordu. Adamın birkaç tahtası eksik gibiydi, suyuna gitmeye karar verdi.
- Padişahımız beni size gönderdi. Birlikte çalışmamızı emretti. İsteklerimi size bildirecekmişim, sizde onları bana sağlayacakmışsınız.
- Biliyorum. Haberim var. Şunu bilmeni isterim ki, patron benim. Ben ne dersem o olacak. Anlaşıldı mı?
- Anlaşıldı. Sizin istediğiniz gibi olsun. İnek osuruğu ile çalışan uçan bir makina eminim sizinde aklınıza gelmiştir.
- Uçan makinayı anladımda bu inek osuruğu kısmı biraz muallak.
- O kısmı bende gizli kalsın sayın Mimar. Ben çok yorgunum uyumam lazım, nerede yatabilirim.
- Yerin hazır. Şu köşede benim icad ettiğim bir çek-yat var. Orada yatabilirsin. Yarın çalışmalara başlarız.
- Eyvallah
Mugayyir çek-yata uzandı. Gerçekten çok yorgundu. En son başka bir galakside uyumuştu. Yıldızlar arası mesafeleri aşmıştı. Haliyle biraz yol yorgunuydu. Mugayyir'in üzerine karanlıklar çöktü. Derin bir rüyaya daldı. Rüyasında sonsuz bir zeminde yürümekte idi. Her taraf bembeyazdı. Uçsuz bucaksız ufukta bir karaltı gördü. Bir telefon kulubesi idi. Hemen kulübeye doğru koştu. Ahizeyi kaldırdı. Bir bant kaydı konuşmaktaydı.
- Mahşer meydanına hoşgeldiniz. Manevi hayat için biri, zahiri hayat için ikiyi, kıyametin ne zaman ve nasıl kopacağını öğrenmek için üçü tuşlayınız. Cebrail'e bağlanmak için lütfen bekleyiniz. For english press nine.
Mugayyir hemen her dünyevinin yapacağını yaptı ve üçe bastı. Başka bir bant kaydı devreye girer.
- Önce televizyonlar açılacak, sonra o gelecek, tüm bir albümü bir seferde söyleyecek, en büyük kıyım ilk parçanın sonunda gerçekleşecek. Geriye kalanlar üçüncü ve dördüncü parçalar arasında sırası ile ölecek. Kalan beş parçayı Ajdar tek başına söyleyecek. Buna gök bile dayanamayıp delinecek. Dağlar denizlere devrilecek. Bütün bunların olacağı zaman ise..... dıt dıt dıt dıııt! Görşmeye devam etmek için para atınız.
Bant kaydı bitmiş, Mugayyir duyacağını duymuştu. O sırada kulübenin önünden bukle bukle sarı saçlı, kıvırtarak yürüyen ve elinde yay bulunan biri geçmekteydi. Mugayyir hemen onu durdurdu.
- Sen kimsin. Fazla paran var mı?
- A-a! Ben Eros'um ayol, aşk tanrısı. Sen Mugayyir olmalısın.
- Beni tanıyor musun?
- E heralde yani. Ben yaşayan herkezi bilirim. Özellikle seni hiç unutmadım çünkü okumun işlemediği nadir adamlardansın. Ne yaptıysam seni birilerine aşık edemedim. Ne odunmuşsun. Sahi kuzum sen niye hiç aşık olmuyorsun?
- Bu konuyu başka bir hikayeye saklasak. Hem vaktim olmadı aşık olmaya. Şimdide yok. Sahi ben neredeyim yahu?
- Mahşer meydanındasın fakat erken geldin. Geri dön daha vakit var, hoş pek kalmadı ama. Uyanıklık edip yer kapmak için mi geldin.
- Neden geldiğimi bilmiyorum. Benim daha yetkili birileriyle görüşüp yardım almam lazım. Paran varmı, bi telefon edicem.
- Kimi arayacaksın?
- Sana ne be!
- Kabalık ediyorsun. İstediğin kişiyle görüşmeni sağlayabilirim. Unutmaki ben bir çeşit tanrıyım.
- Peki peki. Senin istediğin gibi olsun. Operatöre bağlanıp Cebraille görüşeceğim.
- Ha ha! Cebrail izinde. Başka birini dene.
- İzinde mi. Ama Cebrail'e bağlanmak için bekleyin diyordu.
- O bir bant kaydı. Senin kafanın alamayacağı kadar kadim bir zamanda kaydedildi.
- Peki. Mikail?
- Ölümlülerle konuşmaz o. Boşuna deneme.
- İsrafil?
- Sür kursundadır. Ayrıca o dilsiz.
- Eh o zaman. Tanrı?
- Saçmalama.
- Çok yardımcı oldun be sağol.
- Gel biraz yürüyelim. Madem vaktinden önce buraya geldin sana bir iki birşey göstermek istiyorum.
- Ne olur sende beni konuşan bir resife götürme.
- Ne diyosun, senin kafan kıyak galiba.
- Boşver. Yürüyelim bakalım ne olacaksa.
Belirlenemez bir mesafede belirlenemez bir zaman diliminde yürüdüler. Yol boyunca Eros Mugayyir'e aşk hakkında hikayeler anlatıp kafa ütüledi. Sonunda ufukta yine karaltılar göründü. Yaklaştıkça belirginleşen şekil bir çeşit inşaat alanıydı. Bir sürü iş makinaları, ustalar, mühendisler. Ortamda bir koşuşturmaca hakimdi. Mugayyir dayanamadı ve sordu.
- Burası nedir.
- Meşhur köprümüzün inşaatı.
- Sırat köprüsümü? Ben onu hazır sanıyordum.
- Nasıl olsa daha vakit var diye aceleye getirmediler. Yıllarca ihalede kaldı. En son Japonlar ihaleyi kazandı ve inşaat başladı. Fakat yukarıdan emir geldi inşaatı hızlandırmaları için. Seni endişelendirmek istemem ama sanırım vakit yakın.
Gerçektende hummalı bir çalışma vardı fakat köprü o kadar inceydiki görünmüyordu. En ince saç telinden bile yüz kat daha inceydi. Daha garip olan inşaatın girişinde kocaman bir tabeleda köprüyü yapan firma adı, pafta numaraları, ruhsat sahibi adı ve köprünün teknik çizimi incecik tek bir çizgi şeklinde çizilmiş olmasıydı. Mugayyir hayretle sordu.
- İnsanlar buradan nasıl geçecekler, mümkün değil.
- Eee! Orasını ben bilemem. Yanlız Kerem, Aslı, Leyla, Mecnun, Ferhat, Romeo ve Juliet'e torpil geçmeyi düşünüyorum. Tabi yukardan izin çıkarsa.
O sırada büyük bir gürültü ile yaklaşmakta olan kamyon filosu göründü. Köprünün başına kadar gelip durdular. İlk kamyondan inen şöför inşaatın kalabalığında birini arıyordu. Elinde evraklar vardı. Kamyonlar bir lojistik firmasına aittiler ve konvoyun sonu sonsuzluğun ötesinde kayboluyordu. Kalabalığın arasından kırmızı suratlı hafif Al Pacino'ya benzeyen adam, elinde evraklarla dolanmakta olan kargo görevlisine yaklaştı.
- Beni mi arıyorsun.
- Ah evet efendim. Sipariş ettiğiniz odunları getirdik. Şurayı imzalarsanız.
- Tam zamanında!
- Her zaman, görevimiz.
Şeytan "ŞEYTAN" yazan imzasını atar fakat kargo görevlisinin bir ricası daha vardır.
- Bide kaşe basmanız gerekiyor.
- Ah! Yapma. Kaşe aşağıda kaldı.
Şeytan ortalıkta işçilerin arasında koşuşturarak oynayan bir çocuğa doğru seslenir.
- Demon, Demon. Aşağıdan bi koşu babanın kaşesini getirirmisin yavrucum. Çalışma masamın çekmecesinde.
Şeytanın oğlu dünyası kararmış bir şekilde çaresizce peki diyip köprünün yapıldığı uçurumdan aşağıya doğru iner. Şeytan kargo görevlisine döner;
- Biraz bekleyeceğiz. Hızlı bir çocuk fakat malum yerin yedi kat dibine inip geri gelmesi nerden baksanız birkaç saat alır. Bu arada siz yükü boşaltmaya başlayın isterseniz.
- Bişey daha var. Ödemeyi nasıl yapacaksınız.
- Kredi kartı ile. Geçiyor değil mi? Nasıl olsa ben icad ettim.
- Geçiyor efendim. Taksitlendirelim mi?
Şeytan adama "yeme beni" der gibi muzır bir gülümseme ile baktı. Adamda mahcup bir ifade ile;
- Kusura bakmayın alışkanlık. Tek çekimde keseriz hesabınızı. Yükü nereye boşaltmamızı istersiniz?
- Uçurumdan aşağıya dökün fakat biraz bekleyinde oğluma haber vereyim. Ben olsam zaten yerin yedi kat dibinden tırmanırken bi de kafama bir cehennem dolusu odun yemek istemem.
Şeytan uçurumun kenarına eğilip aşağıya bağırdı.
- Demon beni duyuyormusun?
- Evet!(Gaipten gelen bir sesle)
- Burdan yükü boşaltacaklar. Sen diğer yoldan gel.
- Hayır, olamazzzzzz! Baba yapma.
- Vaktimiz yok bir an önce yükü boşaltmaları gerek. Kusura bakma. Sen yavaş yavaş gel.
- Tamam!
Şeytanın emriyle sonsuzlukta kaybolan kamyonlar hareketlenir. Sırayla yüklerini uçurumun kenarından boşaltmaya başlarlar. Büyük bir gürültü kopar. Köprü inşaatında bile çalışanlar durup bu muazzam olayı seyrederler.
Mugayyir fırsattan istifade şeytana yaklaşır.
- Sen gerçekten Şeytan mısın?
Şeytan hafif kaş kaldırarak yan yan Mugayyir'e bakar.
- Beğenemedin mi ölümlü.
- Hayır onu demek istemedim. Sadece hayal ettiğimden çok farklısın. Mütevazi gördüm seni.
- Yapma yahu. Bak bugün sizlerle uğraşamayacağım. Sizlere çok özel eğlenceler hazırlıyorum alevli malevli. Yakında uzunca bir süre misafirim olacaksınız. Köprüde bitmek üzere. Vakit daraldı.
- Yani diyeceğim hiç kötülük edecek birine benzemiyorsun.
- Dikkat arkanda ayı var!
Mugayyir birden öğle bir irkildiki uçurumdan düşüyordu. Şeytan son anda kolundan tutup onu geri çekti.
- Aptal insanlar. Bu ucuz numarayı her zaman yiyorlar. Ha haha! Dua et henüz aşağısı hazır değil. Yoksa seni kurtarmazdım. Ve Mugayyir birşey daha.
- Efendim?
- Uyan artık.
- Ha
- Mugayyir uyan artık. Sabah oldu. Oniki saattir uyuyorsun. Hadi yapacak işimiz var. Sayıklayıp duruyordun.
Mimar Mugayyir'in başında onu dürtmekte idi. Uyandığına çok sevinmiş bir o kadar da teleşlanmıştı. Düşmanı emellerine kavuşmak ve tüm insanlığı yok etmek üzereydi. Mugayyir ise onaltıncı yüzyıla sıkışıp kalmıştı. Acele etmesi gerekecekti...
1980 yılı ağustos ayı. Taksimdeki The Marmara Oteline Marmara Etap denen yıllardı. Otelde her zamankinden yoğun bir faaliyet vardı. Tüm personel tetikte ve heyecenlıydı. Tüm bu koşuşturmaca kral dairesinde kalan zat içindi. Bu zat ünlü arap petrol kralı Şeyh Vel Kan-a Hassana ve Bi Dünya Küffen Ahet idi. Düşmanı bol olan şeyhin koruma ordusu otelin her katında nöbetteydi. Şeyhin önemli bir konuğu vardı. Soğuk bakışlı boynunda saz çantası taşıyan konuk, kral dairesinden çıkarken bıyık altından gülüyordu. İsteklerini Şeyh'e kabul ettirmişti. Gelecek ay yer yerinden oynayacak, herkez radyoda onun sesini dinleyecekti. Zurna sesi ile iyi günler dileyerek odadan ayrıldı. Şeyhin hizmetkarı yapılan hararetli toplantı sonrası masadaki boş çay bardaklarını ve anlam veremediği bir adet huniyi topluyordu. Zurna sesli adam binadan ayrılırken sanki gök delindi ve bulutların arasından bir alev topu binanın çatısına indi. Toz duman derken göktaşı görünümlü şahin aşina bir şekilde belirdi. Mugayyir nerede ve hangi yılda olduğunu anlamak için telaşla kapıyı açıp gemiden indi. Marmara Etap otelinin damından Taksim meydanında dönmekte olan treleybüsleri gördü. "Hay aksi" deyip doğru yerde fakat yanlış zamanda olduğunu anladı. Kalan son yakıtla kendi zamanına dönmek için gemiye geri bindi. Yol arkadaşı Kanuni Sultan Süleyman'ın geçirdiği şoktan yeni ayılmakta olduğunu görüp okkalı bir yumrukla onu tekrar bayılttı. Kanuni'nin gelişen olaylar yüzünden biraz asabileşme ihtimalini göze almaktansa en iyisi onu hep baygın tutmaktı. Gereksiz soruları ile kafa ütüleme ihtimali tanrısal emirleri ile birleşince Kanuni gerçekten çekilmez biri oluyordu. Gemiyede bu şekilde binmişti. Mimar, Mugayyiri ağır uykusundan uyandırıp, uçan araç çalışmaları için sarayın imalathanesine gittiklerinde, Mugayyir gemisini orada görmüş, öküzbaşlı huni bulamadığı için iki düzine ineği gemiye seri bağlamış, yakıt ikmali tamamlandığı sırada çalışmaları merak eden Kanuni yanlarına gelip bir sürü gereksiz soru sormuş, konuşma sırasında üç ustabaşı, iki kalfa, beş yeniçeri idam edilmişti. Kanuni'nin sorularından kurtulamayacağını anlayan Mugayyir, vakti daraldığından, padişaha gemiyle bir tur atmayı teklif etmiş, Kanuni'de heyecanla kabul etmiş ve birlikte havalanmışlardı. Gemi Kanuni'nin beklediğinden fazla havalanıp atmosfer dışına çıkınca Kanuni Piri Reis'in haritasının baştan savma olduğunu görüp, dönüşte idam fermanı vereceğini söyledikten sonra şok geçirip bayılmıştı. Mugayyir'de yanında bir Osmanlı padişahı ile mecburi yolculuğuna başlamıştı.
Damın tepesinde gemiyi tekrar kalkışa hazırlayan Mugayyir'in yakıtla ilgili sorunu vardı. İnek osuruğu yeterli verimi sağlamıyordu. Ancak havalanacak kadar yakıt vardı. Ne yapacağını bilemez haldeyken ortama tıslamaya benzer bir sesle ağır ve nemli bir hava hakim oldu. Öyle bir havaydıki kokusu bir şehri yok edebilirdi. Hiç birşeye benzemezdi. En büyük Osmanlı padişahının osuruğuydu bu. Kanuni akşam yemeğinde nohutlu pilav ve barbunya yemişti. Üstüne meyva olarakta üzüm yemiş, yatarkende bir bardak ılık süt içmişti. Bu zengin karışım onları heryere götürebilirdi. Mugayyir hemen yakıt borusunu Kanuni'nin kıçına bağladı. Daha iyi randıman versin diye padişahın ayakkabılarını da çıkardı. Derken bir tıslama ve ardından "katotobark" şeklinde bir sesle yakıt ibresi sonuna kadar köklendi. Mugayyir gaz koluna asıldı ve görülmemiş bir süratle havalanarak uzayın derin karanlığına daldılar.
Uzay gerçekten karmaşık bir yerdir ve bir sorunun birden fazla çözümünün olduğu tek yerdir. Sonsuz değişkenliğe sahip evrende hesap hatası yapmak çok kolaydır. Hatta doğru hesabı yapmak imkansızdır. Doğru hesaba tesadüf denir. Birde tesadüfen yanlış hesap yapmak vardır ki bu tamamen bir kelime oyunudur. Zamanında evrenin ünlü fizikçilerinden biri kelime oyunu yaparak uzayda mümkün olmayan mesafeler kat edilebileceğini ispatlamak için yaptığı kelime oyununun patentini alıp köşeyi dönmüştür. Köşeyi dönerken tüm fizik bilgisini kadın fiziğine adayarak şehvetli bir hayat yaşadığı rivayet edilir. Ayrıca patentini aldığı oyun halen arkadaş toplantılarında keyifle oynanır. Bir başka dahinin bulduğu "git gel Konya altı saat" teoremi ise hiçbirşey yapmayarakta biryerlere varılabileceğini savunur. Galaktik medeniyetlerin hiçbiri tarafından benimsenmeyen bu tez, genellikle hoşnutsuz durumlar için bir misal olarak kullanılır. Galaktik toplumlar için en heyecan verici olaylardan biri ise birgün tesadüfen keşfedilen, boşlukta süzülen bir kaya parçasının üzerinde yazan "Bir müsellesin sahası, kaidesi ile darbının nısfına müsavidir" yazısının yarattığı coşkudur. Yazının yarattığı etki toplumlarda çeşitli görüş ayrılıklarına yol açmıştır. Bir görüş, yazının kadim zamanlardan kalma bir medeniyetin geleceğe mesajı olarak, ata mirası kabul edilmiş, bir görüş ise bunun uzaydaki alt medeniyetlerden birine ait değersiz bir reklam panosu olduğu kanısı idi. Büyüyen tartışmaya galaktik tarihçiler el koymuş, konu uzun yıllar araştırılmış ve sonunda bunun eski Türkçe üçgenin alanı olduğu anlaşılmış ve bu sonuç kimseyi memnun etmemişti. Yinede taşa yazıyı kimin yazdığı ve nereden geldiği açıklanamamıştır.
Mugayyir ve Kanuni belirsiz bir süre uzayda sürüklendikten sonra tekrar karşılarında beliren dünyaya doğru inişe geçerler. Alevler içinde girilen atmosferden yavaşlayarak süzülme konumuna geçtiklerinde etraf sakinleşir. Kanuni halen baygın bir şekilde yellenmektedir. Mugayyir bir ormanın üzerinde süzüldüklerini fark eder. Uygun bir açıklık gördüğünde inişe geçer. Toz duman falan filan derken zemine ayak basar. Etrafta hayvan seslerinden başka ritmik bir ses duyulmaktadır. Nerede ve hangi zamanda olduklarına dair en ufak bir fikri yoktur. Mugayyir ritmik gelen sese kulak kabartır. Sanki taş taşa vuruyormuş, biri bişey çakıyormuş gibidir. Sesin geldiği yöne yürür. Ağaçların arasından geçer ve acı gerçeği görür. Maymun insan karışımı adam elindeki taşla daha büyük olan taşa daire şeklini vermeye çalışıyordur. Mugayyir çok başa gitmiştir. Bezmiş bi ifade ile adamın daha doğrusu insan atasının yanına gider. Adam onu görünce korkup geri kaçar. Saldırgan bir tutum sergileyen ata, Mugayyir'in telaşsız hareketleri sayesinde yatışır. Mugayyir iletişim kurmaya çalışır.
- O yaptığından üç tane daha yaptın mı tamamdır. İnsanlık için en büyük icad olacaktır.
- Haaa!
- Benim adım Mugayyir Kılıçbalığı.
- Eyvah!
- Eyvah mı?
- Şanın bize kadar geldi, merak etme.
- Teşekkür ederim. Senin adın ne?
- Bilmem. İlk soran sensin.
- Hangi yılda olduğumuzu sorsam saçmalamış olur muyum?
- Son saydığımda milattan önce iki milyon küsürdü. Çok bişey değiştiğini sanmıyorum. Zaten tekerleği bulmak üzereydim. Artık sen anla.
- Anlıyorum. Sadede gelim. Çok kalmayacağız, bize su ve yemek gerekli. Sağlayabilir misin?
- Tabiki de. Köyümüz yakında. Buyurun misafirimiz olun.
- Çok naziksin. teşekkür ederiz.
Mugayyir bu hesapsız molanın keyfini çıkartmak istiyordu. Fakat Kanuniye bir sürü açıklama
borçluydu. Gidip onu uyandırmalı ve biraz yemek yiyip dinlenmeliydi. Yakıt sorununu çözmüştü.
Akşam yemeği için Kanuniyi uyandırmalıydı. Pek istemeyerekte olsa bunu yapacaktı.
Yakıt tankerine iyi bakmak zorundaydı...
Subject: Mugayyir is back in town
Date: January 20, 2007 3:07:15 PM GMT+02:00
- Padişahım uyanın.
- Hmmm. noluyor...
- Size bir özür borçluyum devletlüm.
- Nerdeyim ben, ne oldu bana? Tez vurun kellesini...
- Sultanım, rahatlamaya çalışın. Herşeyi açıklayabilirim.
- Sen kimsin?
- Mugayyir kulunuz, beni hatırlamıyor musunuz?
- Mimar nerde?
- Muhtemelen nasıl havalandığımızı anlamaya çalışıyordur.
- Biz uçtuk mu?
- Jamaikalı bilim adamları bile bu kadar uçamaz.
- Nerdeyim ben Mugayyir?
- Kendi zamanınızdan yaklaşık olarak iki milyon yıl öncesinde efendim. Taş devrindeyiz.
- Nası yaa!
- Dediğim gibi biraz fazla uçtuk.
- Senin kellende yerinde fazla durmayacak gibi.
- Bana kızmayın padişahım. Siz ısrar ettiniz binmek için. Size karşı gelemezdim. Uzayda küçük bir tur attık ve burdayız.
- Uzay mı?
- Haklısınız. Benimde canımı sıkmaya başladı bu uzay. Yaptığınız hiçbir hesap tutmuyor. Eğer uzay gezintilerinde acemi iseniz, yandınız.
- Uzay yolculuğu mu? Bu mümkün mü?
- Evet efendim. Siz bunu bizzat tecrübe ettiniz. Gerçi çoğunlukla uyuyordunuz ama olsun. Görülecek fazla bişey yok. Adı üstünde uzay boşluğu. Milyarlarca nokta ve birazda gaz bulutu. Ama bir tane süper nova kaçırdınız. Uyandıracaktım ama çok güzel uyuyordunuz.
- Beni geri götür Mugayyir.
- Sizi temin ederim, buradaki mecburi molamız bittikten sonra sarayınıza bırakacağım efendim.
- Hayır, hayır. Beni uzaya geri götür. Saraya dönmek istemiyorum. Hayatımın kalanını uzayda bir kaşif olarak geçirmek istiyorum.
- Fakat padişahım, imparatorluk ne olacak. Siz olmadan batar. Duraklama dönemi başlar.
- Sokullu Mehmet işleri halleder. Benim yerimi alacak tek adam zaten. Yeter artık. Savaşlar, entrikalar, fetihler. Daha ne yapim. Akdenizi Türk gölüne çevirdim. Dünyanın yarısı benim. Kefenin cebi yok. Hayatım boyunca bilim ve teknoloji geliştirmek istedim. Sen benim gözümü açtın Mugayyir. Bundan sonra benim meskenim uzaydır.
- O zaman sizinle bir anlaşma yapalım padişahım.
- Nedir?
- Birlikte benim zamanıma gidelim, ben halletmem gereken işi halledim, sizde gemiyi alıp uzaya dönün. Sizin olsun gemi. Nasıl çalıştığını size öğretirim. İçinde siz olduğunuz sürece gidemeyeceği yer yok, inanın bana.
Birlikte insan atası köylülerin getirdiği yemekleri yediler. Bir süre dinlenip güç kazandılar. Köylüler Kanuni'yi çok sevmişlerdi. Kanuni de çaktırmasada onları sevmişti. Köylülere güzel konuşma ve yazma, liderlik, strateji planlama, fetih hareketlerinde dikkat edilecek on kural, insan kaynakları, devlet yönetimi ve matematik gibi konularda dersler verdi. Ta ki son gün Kanuni bir kayanın üzerinde üçgenin alanını anlattığı sırada Mugayyir gelipte gitmeleri gerektiğini söyleyene kadar. Köylüler durumu üzüntü ile karşılasalarda bir gün bunun biteceğini biliyorlardı. hemen bir veda partisi düzenlediler. Taraflar birbirlerine çeşitli hediyeler verdi. Köyün reisi yapılan ilk taştan tekerleği törenlerle Kanuniye hediye etti. Kanuni de kaftanını köyün reisine verdi. Vakit gelipte gemi havalanırken herkez büyük bir çoşkuyla onları uğurladı.
Kanuni büyülenmişcesine camdan uzayı seyrederken, Mugayyir hesap yapmaktaydı.
Bu sefer hata yapmamalıydı. Artık oyalanamazdı. Bulunamaz düşmanını bulup durdurması
gerekiyordu. Mugayyir hesapları gözden geçirdi. Hesaplar doğruydu. Hemen hesap kağıtlarını
yırttı ve bildiğini okudu. Gemiye tam güç verip dalışa geçti. İşte dünya karşılarındaydı.
Yaklaştıkça yörüngede dönen uyduları ve büyük şehirlerin ışıklarını gördüler. Tamam bu kendi
zamanıydı. Hemde dünyadan ayrıldığı gündü. Bunu televizyondan anlamıştı.
Herşey Mugayyirin istediği gibiydi. İneceği yer gecede kalmıştı. Kimselere görünmeden
inip işine bakabilecekti...
Yukarı doğru baktı Mugayyir Kılıçbalığı ve ağzından şu sözcükler döküldü. "Demek DVD ile Vcd arasındaki fark buymuş ha!" Kollarını sıvadı ve ivedilikle internetten parça indirmeye başlamadan önce bir sigara yaktı. Parça indirmeden evvel içilen sigaranın orgazm sigarasından bin kere daha fazla world puan kazandırdığını duymuştu. Belediye encümeni ile yaptığı okek obeb tartışmasından kalan yaraları yeni yeni iyileşiyordu. Mugayyir doğruldu ve derin bir nefes çekerek kum saatini çevirdi. Tam o sırada televizyonda inanç dünyası başladı. Aynı zamanda radyoda başlayan türküler geçidi televizyonla radyonun ceryan yapmasına sebep olarak Mugayyirin omuzunun ve boynunun tutulmasına sebep oldu. İki büklüm kalan Mugayyir triatlonik pentatlon olimpiyatlarına katılamayacağını anlayınca şok geçirdi. Birden kapı çaldı ve içeri "Ada vapuru yandan çarklı" diyerek mezuniyet fotoğrafı girdi. Mezuniyet fotoğrafı salonda ordan oraya koşturup iğrenç şarkısını söylerken Mugayyir telefonu kaldırıp Lido Su'yu aradı ve "486 numaraya bir su lütfen" dedi. Sonra O'da mezuniyet fotoğrafına katılıp taklalar atmaya başladı. Kendisini meme ucu zanneden arkadaşını hatırladı ve empati yaptı. Hayır hayır daha çok zaman geçmesi gerekiyordu. En azından kum saati dolana kadar belki. Aniden kapı tekrar çaldı ve 486 damacana su geldi. Mugayyir 486 damacana su ile baraj kurup serbest vuruş çalıştı. Mezuniyet fotoğrafınıda kaleye koydu.
Çok değil daha 14 yıl evvelki halini hatırladı randevularını iptal eden adam. Az zamanda ne kadar çok randevu iptal etmişti. Kendisine bu konuda 3 oscar, 5 altın küre, 7 altın ayı, 5 altın portakal, 27 şilt, 15 plaket ve şereflikochisarın altın anahtarı verilmişti. Bir an için vicdan muhasebesi yaptı. Bu kadar altını bunca zamandır bankaya koysam şimdi faiziyle krallar gibi yaşıyordum deyip karısı ile olan randevusunu iptal ederek bankayı aradı. Fakat banka diye yanlışlıkla berberi aradı ve randevu aldı. Sonra randevusunu iptal ederek tekrar bankayı aradı. O sırada Ahmet Altan mı döver yoksa Orhan Pamuk mu daha iyi gergedan taklidi yapıyor diye bankada hararetli bir tartışma vardı. Köşede oturan takım elbiseli güdük adam "Bence Can Dündar hepsinden daha iyi bungee jumping yapıyor" diyerek tartışmaya yeni bir boyut kattı. Babası İsveçli annesi Guetemalalı sarışın mavi gözlü uzun burunlu esmer oğlan oturduğu yerden kalkarak "Hey dur bakalım dostum, bi kere Orhan Kemalin bir oturuşta 4 muhafazakarla sütlü nuriye yediğini gördüm. Buna ne diyeceksin bakalım?" diyerek tartışmada haklı bir üstünlük sağladı. Tartışma giderek kızışmaya başlarken randevularını iptal eden adam telefonda beklemekten sıkılıp uçağa atladığı gibi Rio karnavalına gitti. Kendisinden bir daha haber alınamadı.
Meyveli yoğurt yerken kulağına su kaçan adam akşam çayını içerken sebep olduğu olaylar zincirini düşünüyordu. Nereden bilecekti sadece o sabah uyanmakla 8 trafik kazasına, 2 depreme, 4 uçak kazasına, 65 boşanma davasına, 3 banka soygununa, 1 terörist saldırısına, 4 brezilya dizisine, 12 operaya, 5 vodvile, 2 de durum komedisine sebep verdiğini. Umursamaz davranmak istesede sorumluluk hissediyordu. Kaplıcaya gitmekten vazgeçip ışık hızı ve quantum fiziği ile ilgili kanun hükmünde kararname vermek için meclise gitti.
Tüm bu olanlar dışında Mugayyir kendi zamanına dönmenin dayanılmaz hafifliyi ile havalandı. Evine dair hiçbir anlamlı form kendisine anlamlı gelmiyordu. Kendisi dünyayı terk ettiği zaman içinde tüm dünya nüfusu bankalara borçlanmıştı. Bankacılar tüm insanları düşük faiz oranı ile kandırmış sonrada tüm dünya insanlarını kendilerine sonsuza kadar borçlu bırakmışlardı. Belliki bunun arkasında nihai düşmanı vardı. Tüm para piyasalarını o kontrol ediyordu. Mugayyir 486 damacana suyu belediyeden vidanjör çağırıp tahliye etti. Sonra süzülerek yere indi ve altı aylık yokluğunda kapıda dağ gibi biriken banka ekstrelerini, faturaları, mektupları ve ilanları inceledi. İncelemesi sırasında banka hesabında ilginç birşey fark etti. YTL hesabı bıraktığı gibiydi fakat döviz hesabında Beş buçuk milyon dolar vardı. İşin dahada ilginç tarafı Mugayyir bu parayı 50 milyon ışık yılı vade ile kredi olarak almıştı. Gelen ekstrelerin birçoğuda bu konu ile ilgiliydi. Krediyi dünyadan ayrıldığı gün almıştı ve altı aydır ödemediği için cezaya bindiğinden birçok uyarı ve kınama mektubu almıştı. Mugayyir hemen bankayı aradı. Görüşmesi bittiğinde kafası iyice karışmıştı. Para kendisine Yakutistan üzerinden, Cayman adalarındaki bir hesaptan gelmekteydi. Bankaya göre böyle olmasını bizzat Mugayyir istemişti. Mugayyir kapının önündeki mektup dağını biraz daha inceledi. Mektupların arasında bir adet Yakutistan konsolosluğuna ait vize başvuru formu, bir adet Cayman adalarına uçak bileti, Yakutistan vize kabul belgesi, bir adet kendisine ait ölüm belgesi, bir adet Yakutistan’a seyahat rehberi, bir adet Avrupa Artistik Patinaj Şampiyonası DVD’si ve el yazısı ile yazılmış anlam veremediği numaralardan oluşan bir kağıt parçası dışında ilginç birşey yoktu. Neler oluyordu. Bu kadar karışık bir durum kendisi için bile fazlaydı. Dünyadan sadece altı aylığına ayrılmıştı fakat herşey kontrolden çıkmıştı. Birisi kendisine oyun oynuyordu. Herşey tamamdı fakat bu ölüm belgesinin anlamı neydi. Belgeye göre artık yaşamıyordu. O ölmemişti. Sadece uzayda yolculuk ediyordu. Yakutistan neresiydi. Hiç öyle biryer duymamıştı. 5.5 milyon dolar kredi niçin almıştı. Geri ödemeyi nasıl yapacaktı. Yakutistandan niçin vize almıştı. Adını bile duymadığı bu ülkeye gitmeye hiç niyeti yoktu. Belliki biri yada birileri kendisini Yakutistan’a götürmeye çalışıyordu. İkinci şoku kredi kartı ekstrelerini incelerken yaşadı. Kredi kartı limiti bir milyon dolara çıkarılmış ve 1.7 milyon dolar harçamıştı bile...
Mugayyir, 1.7 milyon dolar harcamış herkez gibi bir puro yaktı ve arkasına yaslanıp Avrupa Artistik Patinaj Şampiyonası DVD’sini seyretmeye koyuldu. Tüm patinaj şampiyonaları gibi buda son derece sıkıcı ve başarısızdı. Mugayyir, buz pateni şampiyonalarında jürilik yaptığı yılları hatırladı. Bir keresinde kendisinden daha düşük not verdiği için Doğu Alman jürisi sinirlenerek jüriyi terk etmişti. Evet Mugayyir mükemmelliyetçiydi. Yapılan hiçbir hareketi beğenmez, başarısız bulurdu. Ona göre bu dünyada hiç kimse triple axe yapamıyordu ve yapamayacaktı. Seyrettiği görüntülerdede yine kimse başarılı bir hareket yapamamıştı. İsveçli kızcağız yerlerde yuvarlanmış ve programını yarıda kesmek zorunda kalmıştı. Ardından gelen Yakutistanlı ise Mugayyir’in fazlasıyla dikkatini çekmeyi başarmıştı. Çünkü kız tüm hareketleri Mugayyirden tam puan almış, yetmezmiş gibi sunumu sırasında yaptığı garip kaş göz hareketleri ile de birşeyler anlatmaya çalışmıştı. O da yetmezmiş gibi kayarken pateni ile buzda garip şekiller çizmişti. Kız Mugayyire birşeyler anlatmaya çalışıyordu. Patenci kızın sunumunu bitirdiğinde piste çizdiği şekil tam olarak ekrandaydı. Mugayyir görüntüyü dondurdu. Biraz inceledi. Bu bir haritaydı. Yakutistan haritası. Daha doğrusu Yakutistanda gideceği bölgenin haritası. Şaşırmaktan sıkılmıştı. Bu hiç ona göre bir davranış değildi. Altı ay boyunca uzayda saçma sapan şeylerle uğraşmıştı. Artık dünyada olan hiçbir şeye şaşıramazdı. Muhtemelen postaların arasında bulduğu, üzerinde garip numaraların olduğu kağıt parçasıda haritaya ait kordinatlardı. Olaylar kendi içinde anlam kazanmaya başlıyordu. Artık kesin olarak Yakutistan’a gidip kaderi ile yüzleşecekti. Fakat kendisi resmi olarak ölüydü. Bu durumda kaçak olarak yolculuk etmesi gerekecekti. Kedisine Yakutistandan ulaşmak isteyen her kimse kendisine yardım etmek istediği kanaatindeydi. Çünkü ancak Mugayyirin üstün anlayış kapasitesinin kavrayabileceği şekilde kendisine ulaşmaya çalışmışlardı. Bir tuzakta olabilirdi fakat öyle olsa hissederdi. Bu ölüm belgesi tam bir gizliliği ifade ediyordu. Mugayyir kayıplara karışmalıydı. Önce Cayman adalarına gitmeliydi. Mektupları biraz daha araştırdı. Bir adet plotluk brövesi ve tek motorlu dört kişilik bir adet uçak garanti belgesi kendisine bakıyordu. Oldukça pahalı yön bulma ve hayatta kalma kitleri ile birlikte bir uçağın sahibiydi. 1.7 milyon dolar nereye gittiği anlaşılıyordu. Uçak Cayman adalarındaki havaalanında duruyordu. Oraya gidip ucağı alıp Yakutistana radarlara yakalanmadan gitmesi gerekiyordu. Haritaları açıp hesap yaptı. En azından dünyadaki hesaplar uzaydakiler gibi değildi. Hesaplayınca tutuyordu. Kabaca 25 bin kilometrelik bir yolculuktu bu. Ne tesadüftür ki uçak özel olarak tasarlanmıştı ve yakıt deposu 25 bin kilometrelik bir menzile sahipti. Artık yapacak birşey yoktu. Yakutistan için aldığı vizenin bulunduğu pasaportu inceledi. Fotoğraftaki kendisiydi fakat isim başkaydı. Mihail Lightsaber adına düzenlenmişti. Bir süre yeni adı bu olacaktı. Kader yolculuğu için hazırlanması gerekiyordu. Bilete göre Cayman adalarına Madrid’ten aktarmalı gidecekti. Tam bavulunu toplamaya hazırlanıyordu ki parlayan bir ışık yansıması ile birinin kendisini izlediği hissine kapılarak hızla arkasına döndü. Aynı anda karşı çatıdan biri aşağıya atladı. Mugayyir hemen pencereye koşup düşen adamın arkasından baktı. Adam biraz serbest düştükten sonra sırtındaki paraşütü açarak yere indi ve kendisini bekleyen arabaya binerek gecenin karanlığına karıştı. Karanlık olmasına rağmen Mugayyir adamın eşgalini belirlemişti. Rastalı saçları ve ağzında koca bir sarma sigarayla gecenin bir yarısı damdan paraşütle atlayacak tek bir insan tipi biliyordu. O anda Jamaikalı bilim adamlarının kendisine engel olacağını anlamıştı. Derhal harekete geçmesi gerekiyordu. Hızlıca ülkeyi terk etmeliydi.
Jamaikalı bilimadamları kimdir?
Zamanında Sovyet Rusyadan yola çıkan bir grup çılgın bilim adamı yanlışlıkla Küba zannettikleri Jameikaya gelirler. Ve olaylar gelişir demek gereksede işin aslı biraz daha karışıktır. Bu bilimadamları çok gizli ve tehlikeli deneyler yapmak üzere Kübaya gönderilmişlerdir. Yepyeni, denenmemiş bir fizik kanunu yasası ile çalışan bir icatları vardır. Öyle ki bu dünyayı kökünden değiştirebilecek bir icattır. Deneyin sonuçları önceden kestirilemediği için Ruslar tehlikeyi göze alamaz ve deneyi Küba topraklarında yapmayı planlar. İşler ters giderse Küba ile birlikte Amerika’nında yarısının havaya uçma ihtimali üzerinde dururlar. Fakat işler beklendiği gibi gitmez. Bilimadamlarını taşıyan gemi Bermuda şeytan üçgeninden geçerken kaybolur. Aylar sonar kendilerini Küba sandıkları Jameikada bulurlar. Sahile çıktıkları sırada açlıktan ve susuzluktan kırılmakta olan bilimadamlarının yardımına bir grup reggae dinleyen ve ot çekmekten beyinlerinin yarısı erimiş, rastalı Jameikalı gençler koşar. Bilimadamları bir süre gençlerle birlikte takılır ve bohem hayatın tadına varırlar. Komünizm baskısından çıkış onların feci şekilde kendilerini dağıtmasına sebep olur. İlerleyen zaman içinde bilimadamları, gençlerin ot karşılığında her istediklerini yapabileceklerini keşfeder. Dünyayı yok edecek bilgiye sahip bir grup egosantrik bilimadamı, komünizm otoritesinden kurtulmuş, ne yapacağını şaşırmış bir halde, emirlerine harfiyen uyan bir grup zombi ile neler yapabilirse onu yapmaya karar verdiler. O günden sonra kendilerine Jameikalı Bilimadamları diyen ekip, doğal olarak dünyayı yok etme tehdidi ile para kazanacaktır. Jameika açıklarında bir adayı gizli üsleri yaparak çalışmalarına başlamışlardı ki Mugayyir durumu fark edip de müdahale etmeseydi emellerine yıllar önce ulaşmış olacaklardı. Bu sebeple Mugayyir’i pek sevmezlerdi. Muhtemelen Mugayyir’in gizli düşmanı Jameikalı bilim adamlarını kendisine ulaşmasını engellemek için tutmuştu. Ne de olsa eski kinler her zaman işleri kolaylaştırırdı.
Mugayyir işlerin karışacağının farkındadır. Ek önlemler paketini yanına alarak üstün körü bir bavul hazırlar. Jameikalı bilimadamları muhtemel planını anlamadan belkide çoktan anlamışlardır ülkeden çıkması lazımdır. Pasaportunu, kredi kartlarını, ek önlemler paketini ve bavulunu alarak dairesinden ihtiyatla çıkar. Önce asansöre yönelecek gibi olsada bunun berbat bir fikir olacağını düşünür. Uzayda daha fazla zaman kaybetmek istemez. Merdivenlerden inerek apartmanın arka kapısına yönelir. Fakat apartman görevlisi akşam çöplerini dışarı çıkarmaktadır. Fakat Mugayyir bu adamı ilk defa görmüştür. Adam her zamanki görevli değildir. Görevliyi atlatması gerekecektir. Arkasından sessizce yaklaşır ve adamın ense köküne okkalı bir yumruk indirir. Adam sendeler ve ağzındaki sarma sigarayı düşürür. “Neler oluyor adamım” diyerek dönmeye yeltendiysede Mugayyir daha şiddetli ikinci güllesini adamın şakağına indirir. Adam “Bu harikaydı dostum” diyerek mutlulukla yere kapaklanır ve kendinden geçer. Mugayyir, Jameikalı bilim adamlarının gözcü olarak bıraktıkları adamın üzerini arar. Ceplerinden bolca ot ve sigara kağıdı, telsiz, bıçak, yüz kızartıcı bazı yayınlar, Bob Marley posteri ve deniz kumu çıkar. Mugayyir telsizi alarak başka gözcü olup olmadığını kontrol eder. Olmadığından iyice emin olduktan sonra kapıdan arka bahçeye süzülür. Havaalanına gitmeliydi. Bir taksiye ihtiyacı vardı ve gecenin köründe taksi bulmak kolay değildi. Ara sokaklarda dolandı. Kulağı Jameikalıdan aldığı telsizdeydi. Henüz bir iletişim kurulmamıştı. Demek ki adam sürekli gözlemekle görevliydi ve bir değişiklik olmadan aramaması tembihlenmişti. Bu iyiyye işaretti. Henüz Mugayyir’in evden çıktığını bilmiyorlardı. Sokağın ucundan kendisine doğru dönen bir arabanın farlarını gördü. Hemen saklandı. Farlar gözünü aldığından aracı tanımlayabilmek için yaklaşmasını bekledi. Araç yaklaştıkça sarı rengi bir kurtarıcı gibi belirmeye başladı. Mugayyir hemen yola atılıp Taksiye el etti. Taksi hemen durdu. Gece tarifesinden havaalanı yolcusu her taksicinin kariyerindeki en başarılı andı. Mugayyir bavulunu bagaja atıp araca bindi. “Havaalanına” diyerek etrafı kontrol etti. Kimsecikler yoktu. Taksici ağzı kulaklarında “Hemen abi” diyerek bu gece artık çalışmasına gerek kalmadığını düşünerek mutlu oldu.
------------------------------0-------------------------------------
------------------------------0-------------------------------------
Beklenen uçak alana yaklaşık yarım saatlik rötarla süzülerek indi. Kendisine ayrılan perona emin bir şekilde yavaşça ilerlerken Vlademir alnında oluşan boncuk boncuk terleri sildi. Beklenen kişinin sinir bozucu namı insanı gerçekten sitrese sokacak türdendi. O kadın belli ki Mugayyir'e bu kadar yaklaşmışken işi riske atmak istemiyordu. Bu kadar güvendiği bir katil ve Mugayyir'in haklı şöhreti birleşince uçaktan inecek kişi ayrı bir önem taşımaktaydı. Uçak perona yanaştı ve motorlarını durdurdu. Kapısını içindeki laneti kusmak istercesine açtı. Tam o sırada pilot kabininde iki küçük flaş patlaması kabini kısa süreliğine içerden aydınlattı. Ani aydınlanma ile iki pilot sarsıldı ve öne doğru eğilerek hareketsiz kaldılar. Sigara yakmaya çalışan Vlademir bu vahşet karşısında ne ile karşı karşıya olduğunu anladı. Bir an için kendini düştüğü bu çıkmaza niye soktuğunu sorguladı. Geçmişte yaptığı yenilir yutulur cinsten olmayan hatalar yüzünden gözden düşmese, şimdi bu manyak katile bakıcılık yapmak gibi riskli ve ikincil görevler üstlenmek zorunda kalmazdı. Beklenen katilin bedeni soluk aydınlatmalı uçağın merdiven boşluğunda belirince Vlademir daldığı düşüncelerden ayılarak merdivenlerin başına koştu. Merdivenlerden soğuk bir tavırla inen katilin yüzü ortam aydınlığıyla buluşunca Vlademir adamın ifadesiz yüzünü inceleme fırsatı buldu. Fazla oyalanmadan ve şirin gözükmeye çalışarak "Bizde sizi bekliyorduk, Jameikaya hoşgeldiniz" dedi. Daha otuz saniye önce iki kişiyi öldürmüş bir adamdan beklenmeyecek bir yanıt aldı. "Ah Jameika, denizin güneşle buluştuğu kumsalların cenneti" Adamın gözlerinin içi gülüyordu ve katil sınıfına girmeyecek kadar yaşlı ve sevimli bir suratı vardı. "Sen İgor olmalısın, merhaba" dedi sevecenlikle. Vlademir "Hayır Ben Vlademir'im" diyerek düzeltti alçakgönülülükle. "Ah pardon benim hatam. O zaman sen Boris olmalısın" diye yineledi yaşlı adam. Vlademir tereddüt ile yineledi. "Hayır Ben Vlademir'im efendim" Katil duymamazlıktan gelir gibi tekrarladı. " Yada sen olsan olsan Bob'sun. Yoksa Martin'miydin" "Benim adım Vlademir" diye bastırınca yaşlı katil bir an için kafasında isimler geçirmekten vazgeçip ciddileşti. Vlademir'in gözlerinin en derinlerine tehditkar bir ifade ile bakıp " Yani mezar taşında yazacak isim bu öylemi. Şu kısa hayatta isimlerin ne önemi var genç adam" deyince Vlademir'in içinde bir korku fırtınası koptu. Yaşlı adam hiçbirşey olmamış gibi halinden memnun bir şekilde "Uçakta iki tane valizim var" diyerek arabaya doğru yürümeye başladı. Vlademir kalakalmıştı. Hemen uçağa girdi. Kabindeki barut kokusunu soluyarak yolcu bölmesine ulaştı. Biri büyük biri normal sayılabilecek iki bavulu yüklenip aceleyle iki ölü pilotu görmezden gelip dışarı atıldı. Katil çoktan arabanın arka koltuğuna yerleşmişti. Bu moruk kendisine köpek muamelesi yapacaktı anlaşılan. Fazla kafaya takmadan bavulları bagaja yükleyip şöför koltuğuna oturdu. Mugayyir'in uçağının gelmesine daha altı saat vardı. Adama dönüp "Nereye gitmek istersiniz efendim" diye sordu.
-"Ay çiçeği tarlalarında güneşi batıralım"
- Efendim burda hiç ayçiçeği tarlamız yok ve saat sabahın biri.
- Öylemi hay allah. Eee o zaman Aziz Hektor fiyordunu görmek istiyorum.
- Üzülerek oranın Arjantinde olduğunu hatırlatırım efendim.
- Bu durumda senin fikrini almak önem kazanıyor genç adam.
- Yorgun olmalısınız sizi kalacağınız yere götürebilirim.
- Demek yaşlı bunaktan sıkıldın ve başından atmak istiyorsun ha genç adam. Peki senin bildiğin gibi olsun.
Yaşlı adam arkada göbeğini hoplatarak gülerken Vlademir hayatını gözden geçiriyordu. Arkada bu manyakla dolaştığı sürece hayatının hiç bir anlamı kalmamıştı. En iyisi adamında fark ettiği gibi onu başından atmaktı. Gerginliğini azaltacağı ümidi ile bir sigara yaktı. "O sigara seni benden önce öldürecek genç adam" dedi yaşlı katil arkasından. Vlademir çaresiz bir sıkıntı ile sigarasını camdan dışarı attarken araç gecenin karanlığına karıştı.
------------------------------------------------------------------------------------------------o-----------------------------------------------------------------------------------------------------------