20 Nisan 2012 Cuma

Araf


           Sarayın boş koridorlarında ayak sesleri yankılanmaktaydı. Mugayyir ücra bir köşeye götürüldüğünü hissetti. Sağında ve solunda iki yeniçeri tarafından getirildiği bir kapının önünde durdular. Soldaki yeniçeri "geldik" dedi. Kapıya iki kez vurdu. Kısa bir sessizlikten sonra kapı gıcırdayarak kendinden emin bir şekilde açıldı. Daire şeklinde odanın tavanı da kubbe şeklinde idi. Bütün duvarlar birbirine bitişik çerçevelenmiş resimlerle doluydu. Sarayın çeşitli açılardan resimleriydi bunlar. Sanki güvenlik kamerası gibi fakat hareketsiz. Odanın tam merkezinde de dönemine göre modern sayılacak bir koltukta oturmakta olan ak sakallı bir adam vardı. Adamın ve koltuğun arkası dönüktü fakat adamın kabarık sakalları arkadan bile belli oluyordu. Mugayyir ihtiyatla içeri girdi. O girer girmez yeniçeriler kapıyı kapattı. Kapının kapanırken çıkardığı ses koltuktaki adamı ve Mugayyir'i yerinden hoplattı. Adam koltukla beraber Mugayyir'e doğru döndü. Mugayyir adamı tarih derslerinden tanıyor gibiydi. Adam donuk bir ifade ile;
- Hoşgeldin Mugayyir. 
- Hoşbulduk. Sen kimsin?
- Ben mimarım. Mimar Sinan. Tüm bunlar benim eserim. Hepsini ben yaptım. Camiler, medreseler, su kemerleri, köprüler, çeşmeler. İçinde yaşadığın dünyayı ben yarattım.
- Tebrik ederim. CV'nize yazarsınız. 
Mugayyir içinden adamla dalga geçmekteydi ama takışmamak gerektiğini de biliyordu. Adamın birkaç tahtası eksik gibiydi, suyuna gitmeye karar verdi.
- Padişahımız beni size gönderdi. Birlikte çalışmamızı emretti. İsteklerimi size bildirecekmişim, sizde onları bana sağlayacakmışsınız.
- Biliyorum. Haberim var. Şunu bilmeni isterim ki, patron benim. Ben ne dersem o olacak. Anlaşıldı mı?
- Anlaşıldı. Sizin istediğiniz gibi olsun. İnek osuruğu ile çalışan uçan bir makina eminim sizinde aklınıza gelmiştir.
- Uçan makinayı anladımda bu inek osuruğu kısmı biraz muallak.
- O kısmı bende gizli kalsın sayın Mimar. Ben çok yorgunum uyumam lazım, nerede yatabilirim.
- Yerin hazır. Şu köşede benim icad ettiğim bir çek-yat var. Orada yatabilirsin. Yarın çalışmalara başlarız.
- Eyvallah
           Mugayyir çek-yata uzandı. Gerçekten çok yorgundu. En son başka bir galakside uyumuştu. Yıldızlar arası mesafeleri aşmıştı. Haliyle biraz yol yorgunuydu. Mugayyir'in üzerine karanlıklar çöktü. Derin bir rüyaya daldı. Rüyasında sonsuz bir zeminde yürümekte idi. Her taraf bembeyazdı. Uçsuz bucaksız ufukta bir karaltı gördü. Bir telefon kulubesi idi. Hemen kulübeye doğru koştu. Ahizeyi kaldırdı. Bir bant kaydı konuşmaktaydı.
- Mahşer meydanına hoşgeldiniz. Manevi hayat için biri, zahiri hayat için ikiyi, kıyametin ne zaman ve nasıl kopacağını öğrenmek için üçü tuşlayınız. Cebrail'e bağlanmak için lütfen bekleyiniz. For english press nine.
Mugayyir hemen her dünyevinin yapacağını yaptı ve üçe bastı. Başka bir bant kaydı devreye girer. 
- Önce televizyonlar açılacak, sonra o gelecek, tüm bir albümü bir seferde söyleyecek, en büyük kıyım ilk parçanın sonunda gerçekleşecek. Geriye kalanlar üçüncü ve dördüncü parçalar arasında sırası ile ölecek. Kalan beş parçayı Ajdar tek başına söyleyecek. Buna gök bile dayanamayıp delinecek. Dağlar denizlere devrilecek. Bütün bunların olacağı zaman ise..... dıt dıt dıt dıııt!  Görşmeye devam etmek için para atınız. 
Bant kaydı bitmiş, Mugayyir duyacağını duymuştu. O sırada kulübenin önünden bukle bukle sarı saçlı, kıvırtarak yürüyen ve elinde yay bulunan biri geçmekteydi. Mugayyir hemen onu durdurdu.
- Sen kimsin. Fazla paran var mı?
- A-a! Ben Eros'um ayol, aşk tanrısı. Sen Mugayyir olmalısın.
- Beni tanıyor musun?
- E heralde yani. Ben yaşayan herkezi bilirim. Özellikle seni hiç unutmadım çünkü okumun işlemediği nadir adamlardansın. Ne yaptıysam seni birilerine aşık edemedim. Ne odunmuşsun. Sahi kuzum sen niye hiç aşık olmuyorsun?
- Bu konuyu başka bir hikayeye saklasak. Hem vaktim olmadı aşık olmaya. Şimdide yok. Sahi ben neredeyim yahu?
- Mahşer meydanındasın fakat erken geldin. Geri dön daha vakit var, hoş pek kalmadı ama. Uyanıklık edip yer kapmak için mi geldin.
- Neden geldiğimi bilmiyorum. Benim daha yetkili birileriyle görüşüp yardım almam lazım. Paran varmı, bi telefon edicem.
- Kimi arayacaksın?
- Sana ne be!
- Kabalık ediyorsun. İstediğin kişiyle görüşmeni sağlayabilirim. Unutmaki ben bir çeşit tanrıyım.
- Peki peki. Senin istediğin gibi olsun. Operatöre bağlanıp Cebraille görüşeceğim.
- Ha ha! Cebrail izinde. Başka birini dene.
- İzinde mi. Ama Cebrail'e bağlanmak için bekleyin diyordu.
- O bir bant kaydı. Senin kafanın alamayacağı kadar kadim bir zamanda kaydedildi.
- Peki. Mikail?
- Ölümlülerle konuşmaz o. Boşuna deneme.
- İsrafil?
- Sür kursundadır. Ayrıca o dilsiz.
- Eh o zaman. Tanrı?
- Saçmalama.
- Çok yardımcı oldun be sağol.
- Gel biraz yürüyelim. Madem vaktinden önce buraya geldin sana bir iki birşey göstermek istiyorum.
- Ne olur sende beni konuşan bir resife götürme.
- Ne diyosun, senin kafan kıyak galiba.
- Boşver. Yürüyelim bakalım ne olacaksa.
Belirlenemez bir mesafede belirlenemez bir zaman diliminde yürüdüler. Yol boyunca Eros Mugayyir'e aşk hakkında hikayeler anlatıp kafa ütüledi. Sonunda ufukta yine karaltılar göründü. Yaklaştıkça belirginleşen şekil bir çeşit inşaat alanıydı. Bir sürü iş makinaları, ustalar, mühendisler. Ortamda bir koşuşturmaca hakimdi. Mugayyir dayanamadı ve sordu.
- Burası nedir.
- Meşhur köprümüzün inşaatı.
- Sırat köprüsümü? Ben onu hazır sanıyordum.
- Nasıl olsa daha vakit var diye aceleye getirmediler. Yıllarca ihalede kaldı. En son Japonlar ihaleyi kazandı ve inşaat başladı. Fakat yukarıdan emir geldi inşaatı hızlandırmaları için. Seni endişelendirmek istemem ama sanırım vakit yakın. 
Gerçektende hummalı bir çalışma vardı fakat köprü o kadar inceydiki görünmüyordu. En ince saç telinden bile yüz kat daha inceydi. Daha garip olan inşaatın girişinde kocaman bir tabeleda köprüyü yapan firma adı, pafta numaraları, ruhsat sahibi adı ve köprünün teknik çizimi incecik tek bir çizgi şeklinde çizilmiş olmasıydı. Mugayyir hayretle sordu.
- İnsanlar buradan nasıl geçecekler, mümkün değil.
- Eee! Orasını ben bilemem. Yanlız Kerem, Aslı, Leyla, Mecnun, Ferhat, Romeo ve Juliet'e torpil geçmeyi düşünüyorum. Tabi yukardan izin çıkarsa.
O sırada büyük bir gürültü ile yaklaşmakta olan kamyon filosu göründü. Köprünün başına kadar gelip durdular. İlk kamyondan inen şöför inşaatın kalabalığında birini arıyordu. Elinde evraklar vardı. Kamyonlar bir lojistik firmasına aittiler ve konvoyun sonu sonsuzluğun ötesinde kayboluyordu. Kalabalığın arasından kırmızı suratlı hafif Al Pacino'ya benzeyen adam, elinde evraklarla dolanmakta olan kargo görevlisine yaklaştı.
- Beni mi arıyorsun.
- Ah evet efendim. Sipariş ettiğiniz odunları getirdik. Şurayı imzalarsanız.
- Tam zamanında!
- Her zaman, görevimiz.
Şeytan "ŞEYTAN" yazan imzasını atar fakat kargo görevlisinin bir ricası daha vardır.
- Bide kaşe basmanız gerekiyor.
- Ah! Yapma. Kaşe aşağıda kaldı. 
Şeytan ortalıkta işçilerin arasında koşuşturarak oynayan bir çocuğa doğru seslenir.
- Demon, Demon. Aşağıdan bi koşu babanın kaşesini getirirmisin yavrucum. Çalışma masamın çekmecesinde.
Şeytanın oğlu dünyası kararmış bir şekilde çaresizce peki diyip köprünün yapıldığı uçurumdan aşağıya doğru iner. Şeytan kargo görevlisine döner;
- Biraz bekleyeceğiz. Hızlı bir çocuk fakat malum yerin yedi kat dibine inip geri gelmesi nerden baksanız birkaç saat alır. Bu arada siz yükü boşaltmaya başlayın isterseniz.
- Bişey daha var. Ödemeyi nasıl yapacaksınız.
- Kredi kartı ile. Geçiyor değil mi? Nasıl olsa ben icad ettim.
- Geçiyor efendim. Taksitlendirelim mi?
Şeytan adama "yeme beni" der gibi muzır bir gülümseme ile baktı. Adamda mahcup bir ifade ile;
- Kusura bakmayın alışkanlık. Tek çekimde keseriz hesabınızı. Yükü nereye boşaltmamızı istersiniz?
- Uçurumdan aşağıya dökün fakat biraz bekleyinde oğluma haber vereyim. Ben olsam zaten yerin yedi kat dibinden tırmanırken bi de kafama bir cehennem dolusu odun yemek istemem.
Şeytan uçurumun kenarına eğilip aşağıya bağırdı.
- Demon beni duyuyormusun?
- Evet!(Gaipten gelen bir sesle)
- Burdan yükü boşaltacaklar. Sen diğer yoldan gel.
- Hayır, olamazzzzzz! Baba yapma.
- Vaktimiz yok bir an önce yükü boşaltmaları gerek. Kusura bakma. Sen yavaş yavaş gel.
- Tamam!
Şeytanın emriyle sonsuzlukta kaybolan kamyonlar hareketlenir. Sırayla yüklerini uçurumun kenarından boşaltmaya başlarlar. Büyük bir gürültü kopar. Köprü inşaatında bile çalışanlar durup bu muazzam olayı seyrederler.
Mugayyir fırsattan istifade şeytana yaklaşır. 
- Sen gerçekten Şeytan mısın?
Şeytan hafif kaş kaldırarak yan yan Mugayyir'e bakar.
- Beğenemedin mi ölümlü.
- Hayır onu demek istemedim. Sadece hayal ettiğimden çok farklısın. Mütevazi gördüm seni.
- Yapma yahu. Bak bugün sizlerle uğraşamayacağım. Sizlere çok özel eğlenceler hazırlıyorum alevli malevli. Yakında uzunca bir süre misafirim olacaksınız. Köprüde bitmek üzere. Vakit daraldı.
- Yani diyeceğim hiç kötülük edecek birine benzemiyorsun.
- Dikkat arkanda ayı var!
Mugayyir birden öğle bir irkildiki uçurumdan düşüyordu. Şeytan son anda kolundan tutup onu geri çekti.
- Aptal insanlar. Bu ucuz numarayı her zaman yiyorlar. Ha haha! Dua et henüz aşağısı hazır değil. Yoksa seni kurtarmazdım. Ve Mugayyir birşey daha.
- Efendim?
- Uyan artık.
- Ha
- Mugayyir uyan artık. Sabah oldu. Oniki saattir uyuyorsun. Hadi yapacak işimiz var. Sayıklayıp duruyordun.
Mimar Mugayyir'in başında onu dürtmekte idi. Uyandığına çok sevinmiş bir o kadar da teleşlanmıştı. Düşmanı emellerine kavuşmak ve tüm insanlığı yok etmek üzereydi. Mugayyir ise onaltıncı yüzyıla sıkışıp kalmıştı. Acele etmesi gerekecekti...

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder