- Adınız?
- Hasbinallah minivellezi.
- Kusura bakmayın padişahım ama formaliteler malum.
- Kanuni Sultan Süleyman
- Soyadınız?
- La havle vela kuvvete...
- Sultanım kayıtlarda karışıklık olmaması adına. İsterseniz Süleyman ismini soyadı hanesine yazim.
- Tövbe tövbe. Oynama ismimle be adam. Hayır efendim olduğu gibi kalacak. Uzatma boğdururum.
- Tamam padişahım emredersiniz. Yaşınız?
- 47
- Doğum tarihiniz.
- Hicri mi, Rumi mi?
- Rumi olursa daha anlaşılır olur.
- Nöbetçiler!
- Özür dilerim padişahım. Şaka yaptım. Hiç olur mu. Tabiki hicri yıla göre sordum.
- 968
- Cinsiyetiniz? Özür dilerim, erkek. Baba adı?
- Yavuz Sultan Selim.
- Annenizin kızlık soyadı?
- Höst!
- Tamam bu o kadar önemli değil, geçebiliriz.
- Bi zahmet.
- Sağlıkla ilgili sorulara geçelim. Sigara içiyor musunuz?
- Zaferlerden sonra nargile sadece.
- Güzel, Ayda bi paket yazıyorum.
- Nasıl ayda bir?
- Ayda bir zafer kazanmıyor musunuz?
- Hmmm, doğru.
- Günleriniz stresli mi geçiyor.
- Bazen. Özellikle sarayda boş boş otururken stres yaşıyorum fakat bir iki kişiyi boğdurup rahatlıyorum.
- Spor yapıyor musunuz?
- Ata binerim. Bi binerim Eflak, Boğdan da inerim.
- Maşallah!
Meydandaki şok edici karşılaşma sonucu Kanuni askerlere emir vermiş, Mugayyir yakalanıp esir edilmiş, bizzat padişah tarafından sorgulanmak üzere saraya alınmıştı. Mugayyir'e çok sert davranmamakta idiler çünkü gökten inmesi hayra alamet değildi. Hükümdar bir sigortacı ile görüşmekte idi ve görüşmesi bittikten sonra Mugayyir'i huzuruna kabul edecekti. Mugayyir bekleme salonunda geçirdiği dört saat boyunca etrafı ve padişahı incelemişti. Kanuni Sultan Süleyman, Mugayyirin gözlemlediği kadarı ile pek sohbet etmeyi sevmiyordu. Kanuni'nin sohbetten anladığı sağa sola tanrısal emirler yağdırıp, birilerini boğdurmaktı. İçine kapanık, sürekli kafası başka yerdeymiş gibi davranan bir adamdı. Sigortacı ile bu kadar ilgilenmesi ve sigortacınında hala yaşıyor olmasına şaşırmıştı. Bu koca sarayda yanlız bir adamdı o. Düşünün, hayatı zaferlerle dolu olan, şanlı, şöhretli, herşeyi olan bir adam, neden bir sigortacının can sıkıcı sorularıyla muhattap oluyordu? Bunu belki hiç öğrenemeyecekti. Burdan bir an evvel kaçıp, kendi zamanına dönmeli ve işine bakmalıydı. Göktaşı görünümlü şahin gemisini ahıra kaldırmışlar, neyin nesi olduğunu anlamaya çalışan bir ekibe emanet etmişlerdi. Yakıtı bitmişti. Öküzbaşlı huni dünyada olmadığından büyükbaş hayvanlarla idare edecekti. Saraydan kaçıp, gemiyi çalıp, bir düzinede inek buldumuydu tamamdı. Fakat Mugayyir'in başka bir planı vardı. Daha risksiz. Uygulamak için sigortacının işini bitirmesini ve Padişahın huzuruna çıkmayı bekliyodu. Fakat sigortacı uzattıkça uzatıyordu.
- Padişahım yatırımlarınızı nasıl değerlendiriyorsunuz?
- Hazine dairesinde duruyor, bişiy yapmıyorum.
- Peki padişahım. Size bir öneri, bize Constantinapolis Life'a her ay bin altın verin, yirmi yıl sonra, altınlarınızı ikiye katlayıp geri ödeyelim.
- Hmmm. Sen ne dersin vezir?
- İkiye katlayınca altınlar kırılmasın padişahım. Katlamadan versinler.
- Ah benim vizyonsuz vezirim. Nöbetçiler!
- Devletlüm, size rahat bir emeklilik sunuyoruz. Bence kabul edin, çok düşünmeyin. Ayrıca bize ödediğiniz altınlar vergiden düşülüyor.
- Yaaa! Hangi vergiden, benim topladığım vergilerden mi?
- Şey evet padişahım.
- Anlıyorum. NÖBETÇİLER!!!!
Sigortacının suyu çoktan kaynamıştı. Sadrazam sinirden deliye dönmüş padişahı kelle koltukta sakinleştirmeye çalışıyordu.
- Sadrazam, duydun mu, gördün mü herifin yaptığını. Benim paramı benden çalıyor. Küstah, hırsız. arsız, düzenbaz herifler. Aşşağlık adamlar. Ben ki üç kıtanın hakimi, Akdenizin efendisi, yedi cihanı feth etmiş Kanuni Sultan Süleymanım. Ayda bilmem ne kadar verecekmişim de, yirmi sene sonraymışta, katlayıp verecekmiş. Üçkağıtçılar. Tez vurun bunların topunun kellelerini, memlekettede her türlü bu tarz faaliyeti yasaklıyorum. Oh be! Şu gökten inen adam nerde. Çağırın onu gelsin, bakalım kimin nesiymiş.
Nöbetçiler Mugayyir'e ihtiyatla yaklaşır ve padişahın kendisini beklediğini haber verip sultanın huzuruna kadar eşlik ederler. Mugayyir sinirleri yeni yeni yatışan hükümdarın karşısında saygı ile eğilir.
- Saygılarımı sunarım padişahım.
- Kalk, gökten inmişsin karşımda eğilme, kimsin sen?
- Mugayyir Kılıçbalığı kulunuzum.
- Türk müsün devşirme mi?
- Türküm.
- Gökte ne arıyordun.
- Düşmanı gözlemek için en ideal yerin yukarısı olacağını düşünerek gördüğünüz uçan makinayı yaptım.
- Ah benim estetik kaygı gütmeyen Mugayyir kulum. O ne çirkin bir makinadır, manda boku gibi. Madem uçacaktın neden kuş kanadından esinlenmedin. Seni İtalyaya yollayayim de biraz tasarım dersi al. Bak oralarda rönesans başladı, bi acaip oldu hepsi.
- Padişahım, benim tekrar uçabilmek için bir düzine ineğe ihtiyacım var.
- Pek aynı dilden konuşmuyoruz galiba...
- Düşünün padişahım. İneklerin osuruğu ile çalışan uçan bir makina. Viyana, Almanya, gelsin Paris ve Fransa ve tüm Avrupa. Tüm dünya önünüzde titreyecek. Gökten inen Osmanlılar. Nereden ve ne zaman geleceği belli olmayan bir düşman karşısında tüm sinirleri bozulacak. Pek çok ülkeyi savaşmadan alacaksınız. Beni sarayın baş mühendisi yapın, size ihtiyacınız kadar makina yapim.
- Kabul Mugayyir, hemen başla. Sadrazam seni sarayın baş mimarı ile tanıştırsın. İhtiyaçlarını ona bildir, o gerekenleri sana sağlar. Ha ha ha oldu bu iş, dünya benim olacak....
Sultan mutluluktan şarkılar söyleyerek uzaklaşır. Çünkü onun tek istediği biraz vizyon sahibi birileri ile çalışabilmektir. Sadrazam Mugayyir'i mimarla tanıştırmaya götürürken bu işin fazla kolay olduğunu düşünen Mugayyir yeni sürprizlere kendini hazırlamaktadır.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder