20 Nisan 2012 Cuma

Ugh-Ongawa!


           1980 yılı ağustos ayı. Taksimdeki The Marmara Oteline Marmara Etap denen yıllardı. Otelde her zamankinden yoğun bir faaliyet vardı. Tüm personel tetikte ve heyecenlıydı. Tüm bu koşuşturmaca kral dairesinde kalan zat içindi. Bu zat ünlü arap petrol kralı Şeyh Vel Kan-a Hassana ve Bi Dünya Küffen Ahet idi. Düşmanı bol olan şeyhin koruma ordusu otelin her katında nöbetteydi. Şeyhin önemli bir konuğu vardı. Soğuk bakışlı boynunda saz çantası taşıyan konuk, kral dairesinden çıkarken bıyık altından gülüyordu. İsteklerini Şeyh'e kabul ettirmişti. Gelecek ay yer yerinden oynayacak, herkez radyoda onun sesini dinleyecekti. Zurna sesi ile iyi günler dileyerek odadan ayrıldı. Şeyhin hizmetkarı yapılan hararetli toplantı sonrası masadaki boş çay bardaklarını ve anlam veremediği bir adet huniyi topluyordu. Zurna sesli adam binadan ayrılırken sanki gök delindi ve bulutların arasından bir alev topu binanın çatısına indi. Toz duman derken göktaşı görünümlü şahin aşina bir şekilde belirdi. Mugayyir nerede ve hangi yılda olduğunu anlamak için telaşla kapıyı açıp gemiden indi. Marmara Etap otelinin damından Taksim meydanında dönmekte olan treleybüsleri gördü. "Hay aksi" deyip doğru yerde fakat yanlış zamanda olduğunu anladı. Kalan son yakıtla kendi zamanına dönmek için gemiye geri bindi. Yol arkadaşı Kanuni Sultan Süleyman'ın geçirdiği şoktan yeni ayılmakta olduğunu görüp okkalı bir yumrukla onu tekrar bayılttı. Kanuni'nin gelişen olaylar yüzünden biraz asabileşme ihtimalini göze almaktansa en iyisi onu hep baygın tutmaktı. Gereksiz soruları ile kafa ütüleme ihtimali tanrısal emirleri ile birleşince Kanuni gerçekten çekilmez biri oluyordu. Gemiyede bu şekilde binmişti. Mimar, Mugayyiri ağır uykusundan uyandırıp, uçan araç çalışmaları için sarayın imalathanesine gittiklerinde, Mugayyir gemisini orada görmüş, öküzbaşlı huni bulamadığı için iki düzine ineği gemiye seri bağlamış, yakıt ikmali tamamlandığı sırada çalışmaları merak eden Kanuni yanlarına gelip bir sürü gereksiz soru sormuş, konuşma sırasında üç ustabaşı, iki kalfa, beş yeniçeri idam edilmişti. Kanuni'nin sorularından kurtulamayacağını anlayan Mugayyir, vakti daraldığından, padişaha gemiyle bir tur atmayı teklif etmiş, Kanuni'de heyecanla kabul etmiş ve birlikte havalanmışlardı. Gemi Kanuni'nin beklediğinden fazla havalanıp atmosfer dışına çıkınca Kanuni Piri Reis'in haritasının baştan savma olduğunu görüp, dönüşte idam fermanı vereceğini söyledikten sonra şok geçirip bayılmıştı. Mugayyir'de yanında bir Osmanlı padişahı ile mecburi yolculuğuna başlamıştı. 
Damın tepesinde gemiyi tekrar kalkışa hazırlayan Mugayyir'in yakıtla ilgili sorunu vardı. İnek osuruğu yeterli verimi sağlamıyordu. Ancak havalanacak kadar yakıt vardı. Ne yapacağını bilemez haldeyken ortama tıslamaya benzer bir sesle ağır ve nemli bir hava hakim oldu. Öyle bir havaydıki kokusu bir şehri yok edebilirdi. Hiç birşeye benzemezdi. En büyük Osmanlı padişahının osuruğuydu bu. Kanuni akşam yemeğinde nohutlu pilav ve barbunya yemişti. Üstüne meyva olarakta üzüm yemiş, yatarkende bir bardak ılık süt içmişti. Bu zengin karışım onları heryere götürebilirdi. Mugayyir hemen yakıt borusunu Kanuni'nin kıçına bağladı. Daha iyi randıman versin diye padişahın ayakkabılarını da çıkardı. Derken bir tıslama ve ardından "katotobark" şeklinde bir sesle yakıt ibresi sonuna kadar köklendi. Mugayyir gaz koluna asıldı ve görülmemiş bir süratle havalanarak uzayın derin karanlığına daldılar.
Uzay gerçekten karmaşık bir yerdir ve bir sorunun birden fazla çözümünün olduğu tek yerdir. Sonsuz değişkenliğe sahip evrende hesap hatası yapmak çok kolaydır. Hatta doğru hesabı yapmak imkansızdır. Doğru hesaba tesadüf denir. Birde tesadüfen yanlış hesap yapmak vardır ki bu tamamen bir kelime oyunudur. Zamanında evrenin ünlü fizikçilerinden biri kelime oyunu yaparak uzayda mümkün olmayan mesafeler kat edilebileceğini ispatlamak için yaptığı kelime oyununun patentini alıp köşeyi dönmüştür. Köşeyi dönerken tüm fizik bilgisini kadın fiziğine adayarak şehvetli bir hayat yaşadığı rivayet edilir. Ayrıca patentini aldığı oyun halen arkadaş toplantılarında keyifle oynanır. Bir başka dahinin bulduğu "git gel Konya altı saat" teoremi ise hiçbirşey yapmayarakta biryerlere varılabileceğini savunur. Galaktik medeniyetlerin hiçbiri tarafından benimsenmeyen bu tez, genellikle hoşnutsuz durumlar için bir misal olarak kullanılır. Galaktik toplumlar için en heyecan verici olaylardan biri ise birgün tesadüfen keşfedilen, boşlukta süzülen bir kaya parçasının üzerinde yazan "Bir müsellesin sahası, kaidesi ile darbının nısfına müsavidir" yazısının yarattığı coşkudur. Yazının yarattığı etki toplumlarda çeşitli görüş ayrılıklarına yol açmıştır. Bir görüş, yazının kadim zamanlardan kalma bir medeniyetin geleceğe mesajı olarak, ata mirası kabul edilmiş, bir görüş ise bunun uzaydaki alt medeniyetlerden birine ait değersiz bir reklam panosu olduğu kanısı idi. Büyüyen tartışmaya galaktik tarihçiler el koymuş, konu uzun yıllar araştırılmış ve sonunda bunun eski Türkçe üçgenin alanı olduğu anlaşılmış ve bu sonuç kimseyi memnun etmemişti. Yinede taşa yazıyı kimin yazdığı ve nereden geldiği açıklanamamıştır.
Mugayyir ve Kanuni belirsiz bir süre uzayda sürüklendikten sonra tekrar karşılarında beliren dünyaya doğru inişe geçerler. Alevler içinde girilen atmosferden yavaşlayarak süzülme konumuna geçtiklerinde etraf sakinleşir. Kanuni halen baygın bir şekilde yellenmektedir. Mugayyir bir ormanın üzerinde süzüldüklerini fark eder. Uygun bir açıklık gördüğünde inişe geçer. Toz duman falan filan derken zemine ayak basar. Etrafta hayvan seslerinden başka ritmik bir ses duyulmaktadır. Nerede ve hangi zamanda olduklarına dair en ufak bir fikri yoktur. Mugayyir ritmik gelen sese kulak kabartır. Sanki taş taşa vuruyormuş, biri bişey çakıyormuş gibidir. Sesin geldiği yöne yürür. Ağaçların arasından geçer ve acı gerçeği görür. Maymun insan karışımı adam elindeki taşla daha büyük olan taşa daire şeklini vermeye çalışıyordur. Mugayyir çok başa gitmiştir. Bezmiş bi ifade ile adamın daha doğrusu insan atasının yanına gider. Adam onu görünce korkup geri kaçar. Saldırgan bir tutum sergileyen ata, Mugayyir'in telaşsız hareketleri sayesinde yatışır. Mugayyir iletişim kurmaya çalışır.
- O yaptığından üç tane daha yaptın mı tamamdır. İnsanlık için en büyük icad olacaktır.
- Haaa!
- Benim adım Mugayyir Kılıçbalığı.
- Eyvah!
- Eyvah mı?
- Şanın bize kadar geldi, merak etme.
- Teşekkür ederim. Senin adın ne?
- Bilmem. İlk soran sensin.
- Hangi yılda olduğumuzu sorsam saçmalamış olur muyum?
- Son saydığımda milattan önce iki milyon küsürdü. Çok bişey değiştiğini sanmıyorum. Zaten tekerleği bulmak üzereydim. Artık sen anla.
- Anlıyorum. Sadede gelim. Çok kalmayacağız, bize su ve yemek gerekli. Sağlayabilir misin?
- Tabiki de. Köyümüz yakında. Buyurun misafirimiz olun.
- Çok naziksin. teşekkür ederiz.
Mugayyir bu hesapsız molanın keyfini çıkartmak istiyordu. Fakat Kanuniye bir sürü açıklama 
borçluydu. Gidip onu uyandırmalı ve biraz yemek yiyip dinlenmeliydi. Yakıt sorununu çözmüştü. 
Akşam yemeği için Kanuniyi uyandırmalıydı. Pek istemeyerekte olsa bunu yapacaktı. 
Yakıt tankerine iyi bakmak zorundaydı...

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder