Hasan Mutlucan karnı tok, taklasını atmış, rahatlamış bir şekilde ayağa kalkar;
- Gel Mugayyir. Sana resiflerimizi göstereyim.
Şaşkınlığına şaşkınlık katılan Mugayyir artık bu halini gizleyemez ve sorar.
- Ne resifi, resiflerin konuyla ne ilgisi var?
- Çok soruyorsun, biraz dinlemeyi öğrenmelisin. Bu gezegende en iyi şey karşındakini dinlemektir. Bizim medeniyetimiz bu sayede gelişti.
Mugayyir'in aklına huni ile yapılan o sonu gelmez saçmalıklar gelir...
- Ben bir gelişmişlik göremedim.
Bunun üzerine Hasan Mutlucan içinden bir La havle çeker...
- Gidip resifleri dinleyeceğiz. Doğru yolu bize onlar söyleyecek.
Afallayan Mugayyir merak duygusu şaşkınlığını yenene kadar bekledi ve Hasan Mutlucan'ı sessizce takip etti. Yarım saat kadar yürüdükten sonra kızıl renkli muhteşem bir koya geldiler. Kum kızıl, hava kızıl, deniz, bitkiler herşey kızıl tonlarındaydı. Mugayyir'in ağzı uçuklayarak:
- Vay canına...
- Düşün bu yanlızca gördüğün. Bir de neler söylediğini duysan.
- Nasıl duyacağım?
- Dinle.
- Ya bırak bu sensei ayaklarını. Allahın okyanusu bana ne anlatacak?
Tam o sırada resiften "Kes lan! Artistlik yapma" diye bir haykırma duyulur. Mugayyirin ödü bokuna karışır. Hasan Mutlucan'ın arkasına sığınarak;
- Bu resif konuşuyor.
- Ne yalan mı söyliycez bu yaştan sonra!
- Ben, ben ne diyeceğimi bilemiyorum.
- Sadece dinleyeceğiz.
- Dinleyelim bakalım.
Tam dört saat boyunca dinlediler. Resif onlara kek tarifleri, hoovercraftın çalışma prensibini, İlhan İrem'e ne olduğunu, belden kırma dozerle, dozdoz böceğinin kıyaslamasını, huninin ne kadar işlevsel olduğunu tarihsel gelişimine kadar anlattı. Anlattıkları bitip de koca dalgalar eşliğinde sahili dövmeye başlayınca Hasan Mutlucan Mugayyir'e dönerek;
- İşte bu yüzden dinlemelisin.
- Ne? Anlattıklarından hiçbiri işimize yaramazki.
- Biz tüm bu medeniyetimizi bu resife borçluyuz. Onun anlattıklarını iyice dinleyip, analiz etmeli, süzmeli ve içinde sindirmelisin.
- Allah aşkına hangi birini süzücem, sindiricem söyler misin? Dozdoz böceğini mi, franboğazlı keki mi, İlhan İrem'in nerede olduğunu mu?
- Aynen öyle Mugayyir. Sana söylendiği gibi. Dünyaya dönecek resifin sana anlattığı yerde İlhan İrem'i bulacaksın. Sana O yardım edebilir. Ajdar'ın annesinin zayıf yanını O biliyor.
- İlhan İrem de mi sizin gezegenden?
- Hayır O sadece duyarlı bir dünya insanı.
- Sen neden benimle gelmiyorsun?
- İsterdim fakat gelemem. Haftaya büyük huni açılışı var. Bunu kaçıramam.
Mugayyir bu huni saçmalığını soracak gibi olduysa da sormamayı daha uygun gördü. Kafası karışmış bir halde resiften ayrıldılar. Köye doğru yürürken Mugayyir'in kulağı dünyadan aşina olduğu bir sese takıldı. Bu çekirge gibi ritmik, sanki iki sert taş boşlukta birbirine vuruyormuş gibi bir sesti. Kaynağını sordu. Hasan Mutlucan bunun iki tane eliptik, pürüzsüz taş olduğunu, aynı anda havaya atılarak birbirlerine çarpmaları sonucu bu sesi çıkardığını, çünkü tanrıların bu sesi sevdiğini, köye bolluk ve bereket getirdiği gibi zırvalıklar anlattı. Birde bu taşlar dünyada(özellikle Eminönü'nde) çok tuttuğundan başlıca gelir kaynaklarıydı. Köye döndüklerinde Hasan Mutlucan Mugayyir'in dönüş yolculuğu hazırlıkları için birkaç kişiye emirler yağdırdı. Çok yorgun ve şapşala dönmüş olan Mugayyir hemen uyudu. Ertesigün dünyaya dönecek, en büyük düşmanıyla son kez karşılaşacaktı. Artık düşmanının kim olduğunu hangi kılıklara girdiğini biliyordu. Birçok ülkede farklı kişiliklerle tanınıyordu. Kitleleri avcunun içinde tutuyor, yakında tüm istediklerini de bu kitlelere yaptıracak güce daha çok yaklaşıyordu. O kadar göz önünde olup gizli kalmayı başarmış olmasına çok şaşırıyordu. Korkunç emellerini gerçekleştirmeyi başarırsa-ki hemen müdahale edilmezse başaracaktı- dünya için berbat bir dönem başlayacaktı.
-----------------------------------------------------------------------------------------------------------------------0----------------------------------------------------------------------------------------------------------
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder